OSMAN S. AROLAT[arolat’ın kitaplığından]nâzım’ın yaşamına tanıklıksinematogratif özelliği de büyük önem taşıyor. Yer yer kitabı okurken kendinizi olayın geçtiği mekân içinde buluyorsunuz. Bütün bunların sonucunda bölük pörçük bildiğimiz Nâzım’ın yaşam öyküsünü bir bütünlük içerisinde net olarak algılayabiliyoruz.eşitli dönemlerde Nâzım ile birlikte olmuş kişiler, o dönemle ilgili tanıklıklarını birçok kitapta yayınladılar. Bu bizim Nâzım’ın yaşamının çeşitli dönemlerine ait bilgileri yakınlarının tanıklıklarıyla öğrenmemizi sağladı. Bunlar arasında rahmetli Kemal Sülker’in, Vâlâ’nın, Radi Fiş’in, Sertel’in, Balaban’ın tanıklıklarını hatırlıyorum.Çpamuk balyaları arasında İstanbul’dan çıkışMustafa Kemal’in izinden gitmek için Anadolu’ya geçmek üzere Vâlâ ve Nâzım bir gemiyle İnebolu’ya gitme kararı alırlar. Onlar arkadaşları tarafından uğurlanırken, orada bulunan Millici bir komiser onlara şöyle nasihat eder: “Sizi kutlarım, doğru yolu seçmişsiniz. İstanbul Hükümeti düşmanla işbirliği yapıyor. Hainlerden geçilmiyor. Biz milli mücadeleye hizmet için adam ve silah kaçırıyoruz, elimizden gelen bu. Çok dikkatli olun, işgal askerleri gemiyi Kız Kulesi önünde durdurup arama yapıyorlar. Biliyorum, siz tüccar görünüyorsunuz ama tüccar olmadığınız suratlarınızdan belli. Size inanmayabilirler. İyisi mi ortalarda görünmeyin. Güvertede ve ambarda pamuk balyaları var, onların arasına gizlenin. Gemi Karadeniz’e çıkana kadar sizi kimse görmesin Gemi açıldıktan sonrası kolay.” Bu kaçışla İnebolu’ya oradan zorlukla, Kastamonu ve Ankara’ya ulaşırlar. Bir gün Büyük Millet Meclisi’nde İsmail Fazıl Paşa onları Mustafa Kemal ile tanıştırır. Bolu’ya öğretmen olarak atanırlar. Orada tanıştıkları Ağır Ceza Reisi Ziya Hilmi ile aynı evde otururlarken ondan sosyalizmin liderlerini öğrenirler ve birlikte Sovyetler’e gitme kararı alırlar. Ziya Hilmi Trabzon’da vazgeçer. Nâzım ve Vâlâ Moskova’ya gidip üniversiteye girerler.88 yaşında bir velut yazarNâzım’ın yaşam öyküsünü 1920’de 1819 yaşlarında Vâlâ ile birlikte Ankara’ya Kuvayı Milliyecileri desteklemeye gidişinden alıp, Sovyetler’e kaçışı ile sürdürüp, 3 Haziran 1963 sabahı ölümüne kadar, aşkları, şiirleri, hapislikleri, hastalıklarıyla dışarıdan gözlemleyen bir tanık anlatımıyla bize sunan “Hava Kurşun Gibi Ağır–Naâzım Hikmet’in Romanı-“nın yazarı Hıfzı Topuz, 88 yaşında velut bir yazarımız. Kendisi son on yılda hemen her yıl bir inceleme araştırma kitabı, anı ve roman ile karşımıza çıkıyor.küba’ya heykelini götürdüğünde gündeme gelen kitapHıfzı Topuz, Nâzım Hikmet ile ilgili birçok kitap yazıldığını bu nedenle kendisine gelen bir çok öneriye rağmen bir Nâzım kitabı yazmasına gerek olmadığını yıllar yılı düşünmüş. Ama 30 kişilik bir grupla Mehmet Aksoy’un yaptığı Nâzım heykelini Küba’ya götürdükleri sırada birçok yerde kendisine mikrofon uzatılıp Nâzım’la ilgili konuşmalar yaptırılmış. Dönüşte de “Nâzım’ı tanıyan kaç kişi kaldı, onu yazsana” şeklinde dost baskılarıyla karşılaşmış. Ve sonuçta kaleme sarılıp Nâzım’ın 20’li yaşlarından ölümüne dek yaşamını anlatan kitabı yazmış. İyi ki de yazmış. Kitap, Nâzım’ın gençliğinden ölümüne yaklaşık 43 yıllık dönemde yaşadıklarını kronolojik bir anlatım ile aktarıyor. Hep onun yanındaymış gibi Topuz, dostlarıyla, eşleriyle dialoglarını, Nâzım’ın olayların yaşandığı dönemdeki haleti ruhiyesini bizlere aktarıyor. Çok sağlam ve titiz bir araştırma sonucu elde ettiği bilgileri Nâzım’ın yaşam akışı içerisine yerleştirip bize sunuyor. Kitabın sonuna eklediği teşekkür listesinden de yararlandığı çok geniş kaynağı öğreniyoruz. Bu kitap bende Hıfzı Ağabey’in Nâzım ile ilgili yazılmış bütün kitaplarda, anılarda yer alan bilgileri derleyip kendi süzgecinden geçirdikten sonra kendi tanıklıklarıyla da birleştirerek çok ciddi bir çalışmayla Nâzım’ın yaşam öyküsünü sanki gün be gün onunla birlikte yaşamış gibi aktardığı izlenimi bıraktı. Tabii bunda anlatım dilinin17 Haziran 1951… 49 yaşında bir kaçış dahaNâzım Moskova’ya ilk kaçışından yıllar sonra 17 Haziran 1951 günü 49 yaşındayken 23 yaşındaki Refik Erduran’ın kullandığı bir deniz motoruyla Karadeniz’e çıkıp bir Romen şilebine binerek yeniden Moskova yolunu tutacaktır. O iki kaçış arasında Nâzım, aşklar ve evlilikler yaşamış, yargılanmış, haksız yere uzun süreli cezalara çarptırılmış, acılar yoksunluklar çekmiş. 13 yıla varan hapislik sonrası, başlattığı açlık grevi, yurt içi ve dışında yapılan çok yönlü destek kampanyalarının sonucunda, uzun süren hapisliğinin nişanesi hastalıklarla hapishaneden çıkar, ama bu kez de askere alınma ile karşı karşıya bırakılır. Askerde öldürüleceği korkusu taşımaktadır. O nedenle yurtdışına kaçma planını hayata geçirir:“Refik o yıllarda iyi yelkenciydi, yarışlara katılıyordu. Nâzım’ın askere çağırılması Refik’i de huzursuz etmişti. Onu kurtarmak için ne yapabilirdi? Bir gün kendisine, ‘Türkiye’den uzaklaşmalısınız’ dedi. ‘İyi ama pasaport vermiyorlar.’ Bir an düşündükten sonra Refik’in cevabı şöyle oldu: ‘Denizden hızlı bir motorla kaçabilirsiniz.’ ‘Karadeniz’le oyun olmaz, bir saniyede fırtına patlar denizin ortasında kalıverirsin. Ben denizci değilim. Ne yol bilirim, ne de bu kalple motor kullanabilirim. “Ben denizci sayılırım, sizi bırakır dönerim.’” Kaçma kararı üzerine hızlı bir motor aranırken Refik Erduran, Malik Yolaç’ın satılığa çıkardığı Chris-craft motoruna alıcı olarak başvurup birkaç günlük deneme sonrası kararını bildireceğini söyleyerek teslim alır. Pazar günü sabahı Nâzım’ı Tarabya burnundan motora alıp Karadeniz’e çıkarlar. Nâzım, seyir halindeki Romen şilebi Plekhanov’u güçlükle durdurup binerek önce Romanya’ya gider, 11 günlük Bükreş ziyaretinin ardında da uçakla Moskova’ya varır. Kendisini aralarında Konstantin Simonov’un da yer aldığı kalabalık bir grup karşılar. Yeni aşklar, evlilikler, yeni oyunlar, yeni şiirler, yeni acılar ve hastalıkların gündemde olduğu yeni bir dönem başlar.‘Alo Nâzım Hikmet’le mi konuşuyorum? Ben Soyuz Multifilm stüdyosundan Vera Tulyakova. Sizi rahatsız ediyorum. Numaranızı Yazarlar Birliği’nden aldım. Biz burada Arnavut Halk Masalları’ndan çocuklara gösterilmek üzere bir film üzerinde çalışıyoruz. Acaba bize yardımcı olabilir misiniz?’ ‘Neden olmasın? Buyurun gelin cancağızım.’ ‘Ne zaman?’ ‘Hemen şimdi.’ ‘Çok çok teşekkür ederim, hemen geliyoruz.” (…) “Kadınlar çekine çekine içeri girdiler. Nâzım kadınların mantolarını çıkarmalarına yardım ettikten sonra: ‘Benimle telefonda konuşan hanginizdi?’ diye sordu. Sarı saçlı, mavi gözlü, çok tatlı bir kız titrek bir sesle yanıt verdi. ‘Ben, Vera Tulyakova.’ ‘Çok memnun oldum.’ Nâzım gözlerini Vera’dan ayıramıyordu. Vera 1932 doğumluydu. Yani Nâzım’dan hayli küçüktü.”nâzım’ın anlattığı bir anıyla noktayı koyalımNâzım Paris’te bulunduğu bir dönemde Hıfzı Topuz’a bir anısını aktarır: “Hıfzı bende üç vesika var. Zannediyorum ki, ömrümün üç büyük vesikası. Birincisi şu: Moskova’ya geldiğimin haftasında Moskovalılarla Politeknik Müzesi’nde büyük bir salonda ilk karşılaşmayı yaptık. Tuttular bana, orada âdet olduğu üzere çeşitli sorular sordular. Soruları kâğıtlara yazıp gönderiyorlar ama o kadar çok soru geldi ki cevap vermeme imkân yok, sabaha kadar konuşmam gerek. ‘Öbür sefer cevap veririm’ dedim. O kâğıtları soktum cebime, geldim eve, açtım okuyayım diye, bir de ne göreyim birinde? Bir fotoğraf, gözlüklü bir delikanlı. Belki uzun zaman tene yakın bir yerde kalmış çünkü kâğıt sararmış. Aynı zamanda da tenin kâğıda verdiği yumuşaklık var. Fotoğrafı çevirdim, arkasında şöyle bir yazı ‘Oğlum Moskova’yı savunurken öldü. Bende bir tek fotoğrafı var, sana verecek başka bir şeyim yok. Lütfen kabul et.’ İmza Annesi. Deliye döndüm. Ertesi gün bütün gazetelere sordum.’Yahu kim bu kadın? Benim hakkım yok bu fotoğrafı almaya.’ Hâlâ her karşılaşmada sorarım, bana o fotoğrafı veren kadın kimdi diye.” Nâzım’ın Hıfzı Topuz’a aktardığı diğer iki anısı da bu ilki gibi… Onun için ben burada noktayı koyayım, diğerlerini siz kitabı alıp okuyun..o dönemin büyük aşkı veraVera ile Nâzım’ın 1953 yılının Aralık ayında tanışmalarını kitaptan aktararak öğrenelim: “Nâzım, Moskova’daki apartmanda yazılarıyla uğraştığı bir sırada telefon çaldı. Telefonda çekingen bir kız sesi.Yayın Yönetmeni:Reklam tarifesi:İç Sayfalar 1/1 4.000 TL İç Sayfalar 1/2 2.250 TL İç Sayfalar 1/4 1.250 TL Ön Kapak İçi 4.500 TL Arka Kapak İçi 4.250 TL Arka Kapak 5.000 TLFaruk ŞÜYÜNYazı İşleri Müdürü:yıl: 20 / cilt: 20 / sayı: 237 / 1 temmuz 2011 cumaYayın Yönetmeni Yardımcısı:Feyzan TOPNermin SAYINKurucusu:Nezih DEMİRKENTSahibi:Sayfa Tasarım ve Uygulama: Kapak Fotoğrafı: Kapak Tasarım: Ali BAYRAM İsa ÇELİK Benan DEMİRTAŞ Telefon no: (0216) 681 18 00 Direkt: (0216) 681 18 45 Fax no: (0216) 680 39 63 e-mail: sanat@dunya.com internet: http://www.dunya.comYayın Türü: Yaygın süreli Merkez: “Globus” Dünya Basınevi Balamir Sk. No: 7 34810 Kavacık - Beykoz - İstanbul Baskı: Dünya Süper Veb Ofset A.Ş. 100. Yıl Mahallesi 34440 Bağcılar - İstanbul Dağıtım: Doğan Dağıtım. A. Ş.Abone Ücretleri:1 yıl: 24 TL Yurtdışı: 15 EuroAbone ücreti Garanti Bankası Kavacık Şubesi 1201126-8 no’lu TL , 9003867 no’lu Euro hesabına bankayla anlaşmamız gereği havale ücreti ödemeden yatırılabilir. Lütfen dekontun fotokopisini gönderiniz.Didem DEMİRKENTTEMMUZ 2011DÜNYA KİTAP ●3
[kitapçılardan önce ]Sıcaklarla birlikte yaz rehaveti de çöktü... Bu sıcak günlerde serinleme yollarını bugün çıkan diğer ekimiz Ehlikeyf’te özetlemeye çalıştık... Edebiyatseverleri yaz rehavetinden kurtaracak can simitleri de bu dosyada... Her yaz yaptığımız gibi sevilen yazar ve şairlerimizin üzerinde çalışmakta oldukları şiir, roman ve öykülerden bölümlerin yer aldığı “Kitapçılardan Önce Dünya Kitap’ta” dosyasında bu yıl; Altay Öktem, Ayşe Kilimci, Buket Uzuner, Haydar Ergülen, İskender Pala, Osman Şahin, Refik Durbaş, Sennur Sezer, Sevinç Çokum ve Tolga Gümüşay’ın en yeni çalışmalarını okuyabilirsiniz...“saatli maarif takvimi” adlı romanından...ALTAY ÖKTEMamcıya kadar uzandığımı saymazsak, dünden beri dışarı ilk çıkışımdı bu. Güneş sürekli yüzüme vuruyordu sanki. Gözlerim hafiften de olsa kamaşıp duruyordu. İnsan, nasıl da alışıyor içine düştüğü duruma. Oysa yıllardır, sabah akşam, günde iki vakit yürüdüm bu yolu, bana mısın demedim. O dik yokuşu bile tık demeden çıkardım. Şimdiyse, dönüşü düşünüyorum. Bakalım yokuşu kaldırabilecek mi bünyem? Yoksa tıknefesler gibi kalacak mıyım orta yerde? Allah vere de Butikçi Hamdi’nin önünde kesilmesem. O cenabetin yüzünü göresim yok. Hele bir de aklına eflatun bikiniyi getirip manidar manidar gülerse yüzüme, kendimi tutamayıp camını çerçevesini indiririm gibime geliyor. Epey yol varmış aslında. Yürü yürü bitmiyor. Bunca yıl sonra, ancak şimdi anlayabildim yolumun uzun olduğunu. Ana caddeye gelince durup bir iki soluklandım, pek trafik de olmadığından, ağırdan alarak geçtim yolun karşısına. Hanın giriş kapısında durup etrafı kolaçan ettim. Kimsecikler yok. İçeri girip ağır ağır çıkmaya başladım merdivenlerden. İkinci kata gelince durdum. Kapı aralıktı, her zamanki gibi, her zamanki kadar aralık. Hafifçe başımı uzattım içeri. Tam karşıdaki oda, benim odamdı. Baktım odamın kapısı ardına kadar açık, içerde kimsecikler yok. Demek Mahmut Bey kimseyi almamış yerime. İçime su serpildi. Hayır, beklentim olduğundan değil ama yine de seviniyor işte insan. Kafamı biraz daha içeri sokup koridora baktım. Koridorun sonundaki odanın, Mahmut Bey’in bürosunun kapısı kapalıydı. Zaten hiç açık durmazdı ki o kapı. Duramazdı. Kapıyı kendiliğinden kapatan o yaylı mekanizma olduktan sonra! İnsan koysa koysa dış kapıya koyar bunu. Dairenin içine, kendi bürosunun kapısına böyle bir mekanizma taktırmak görgüsüzlükten başka bir şey değil. Hem kapıyı kimse yüzüne çarpamıyor, hem de, istese bile açık bı-Crakıp dışarı çıkamıyor. Kapı kendiliğinden kapanıyor çünkü; Mahmut Bey’in istediği gibi, istediği hızda ve biçimde! Aniden, kapıyı kavrayan dört ince parmak gördüm. Pürüzsüz, beyaz tenli, koridorun ışığı altında hafif nemliymiş gibi parlayan dört zarif parmak. Uzun tırnaklı. Biçimli, oval ve uzun. Bordoya çalan kırmızı renkte, muhtemelen manikürlü dört muhteşem tırnak. Bir anda hafızama kazındılar, bir anda sırtımı ter basmış gibi hafif bir serinlik hissettim ensemden aşağı. O narin parmaklar kapıyı kavradığı gibi kendine doğru çekiverdi. Kapı iyicene açıldı tabii. Kapının ardına sığınmışlığım kalkınca ortadan, başını içeriye doğru uzatmış eğik bir adam olarak kaldım kirişte. Kendimi gözümün önüne bile getirmek istemem o vaziyette. Sarışın, uzunca boylu, normalden biraz daha iri olduğunu tahmin ettiğim göğüslere sahip, etine dolgun ve gözleri cam mavisi bir kadın bütün heybetiyle dikiliyordu karşımda. O parmaklara, bordoya çalan kırmızı ojenin sürüldüğü tırnaklara sahip olan şahıs düpedüz karşımdaydı işte. Benimse başım onun göğüs hizasındaydı, çünkü eğiktim. Muhtemelen, bana bakınca gördüğü ilk şey kafamın tepesindeki iki 25 kuruşluk saçsız alandı. “Buyurun” dedi. “Birine mi bakmıştınız?” Sesi de hoştu, ne yalan söyleyeyim. “Yoo, yanlış mı geldim ne? Daireleri karıştırdım herhalde.” İçeriden kaba, kıllı bir ses geldi: “Kızım, kim var kapıda?” Allah kahretmesin! Olacak şey değil ama Mahmut Bey’in sesini duyunca heyecandan bir bocala, sanki işten kovulmamışsın, sanki hâlâ onun memuruymuşsun gibi elin ayağın bir dolaşsın, “Benim Mahmut Bey” diye sesleniver durduk yerde! Kızcağız da şaşırdı tabii. Sarışın, yuvarlak yüzü o anda iyice ablak göründü gözüme. “Ne arıyorsun burada?” diye kükreyen sesini duydum Mahmut© Mahmut TurgutBey’in. Hani kelimenin tam anlamıyla kükredi. Nevrim döndü. Nasıl giriverdim içeri hırsla, nasıl dikildim odasının kapısında, hatırlamıyorum. “Mahmut Bey, bazı eşyalarımı unutmuş olamam mı yani çekmecede, onları almaya gelmiş olamam mı?” dedim. “Olamazsın!” dedi. Kararlılıkla söyledi bunu. “Bir bok yoktu çekmecende, odanı boşalttım, bütün ıvır zıvırlarını attım çöpe, oldu mu şimdi…” Kafamı çevirip kapıya göz attım. Kızcağız görünmüyordu ortalıkta. Hep böyledir bunlar, biraz gürültü duyunca tırsıp kaçarlar. Cesaretsiz hepsi. Korkak yaradılışlı. Onların da suçu yok aslında, yaradan böyle tırsık yaratmış onları, göz vermiş, göğüs vermiş, ipek gibi saç vermiş, taş gibi bombeli, pürüzsüz kalça vermiş ama cesaret vermemiş… İyi ki devermemiş aslında. İşime gelmiyor mu; geliyor. Ben memnunum bu hallerinden. Özellikle de şu vakit daha memnunum. Saklansın haspa affedersin, bu odaya gelmesin de, aman. Sağ elimi ceketimin cebine sokmuş, sinirden sıkıca kavramış olmalıyım cam parçasını. Çünkü sol elimi Mahmut Bey’in omzuna ağırdan uzatıp “Bakınız Mahmut Bey,” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. “Siz beni yanlış anlıyorsunuz, aşağılıyorsunuz durduk yerde, inanın hak etmedim bu davranışı…” Daha sol elim omzuna dokunmadan ani bir hareketle bileğimi yakaladı, cüzi bir kuvvet uygulayarak aşağı indirmeye yeltendi. Gücü yetmedi galiba. Bileğinden kavranmış sol elim Mahmut Bey’in omzuna yakın bir nahiyede, havada asılı kaldı. Gösterdiğim tazyik karşısında şaşırdı.TEMMUZ 20114 ● DÜNYA KİTAP
ey okur ve ey hazirun*AYŞE KİLİMCİünya benden yeni yapıtlarım hakkında yazı isteyince düşündüm kaldım, yapıt var var olmasına da dünya bundan bihaber, yayıncı da yazarın hevesiyle acelesinden bihaber, neyse ki Dünya var… Yayını geciken her yapıt, vaktinde söylenmeyen söz gibi, örste yeterince döğüldükten sonra suyu verilmeyen demir gibi, tadını tavını yitirir. Yazarın da zembereği kırılır. Kinayeli söylemiyorum, üstüne alınması gerekenler için ortaya koyuyorum sözü, dileyen alır, canım için de yakama söylüyorum, tanığımsın ey okur… Bu yayın işi kıza görücü gelmesine benziyor, hani, beni ne doktorlar ne mühendisler istedi denir ya, aslında o büyük adlar drahomalı kız (yahut yüklü başlık veren erkek) gözlerken, gönlü güzele kayanlar bence, geçim dünyası herkes haklı. Pembe dizi türü kitaplar yazan bir arkadaşı yayınevlerine aktarmak için anlı şanlı yayınevi editörleri yollarına gül döker de, dünyada demez, senin çıkınında ne var? Eskiden kız istemeye gidenler, kızın kaçıncı dereceden maaş aldığını pek merak ederdi, o hesap, satışın kadar konuş ey vatandaş, kaç satarsın ve kitabın kaç gün kalır vitrinde, bunu söyle (burada da skala hayli düştü ey okur), biliyorsun, kitabın raf ömrü üç ay, genç kadınınki otuz yaş, öteye öldür Allah geçmez, geçmiyor, üstelik bu evrensel sayı (imiş batıda yaşayan yazarlar öyle diyo, onların yalancısıyım, buranın da görücü bilicisiyim). Aslında beyhude çekiniyorlar, rahmetli Küflü kağıt stoklayacağıma kitap stoklarım derdi, akıllı adamdı, matbaacı, çizer, dağıtımcı, kağıtçı dışında masrafı olmayan bir ürün, bu kitap dedikleri, masraf kalemlerinden biri ve tek kişi bekler, yazar, telif için… Bir yayıncım, yakın zamanda dert yandı bi türlü ikinci baskıya giremediğini kitabımın, oysa yeni bastığı, yazar olduklarını vehmeden iki hamfendinin tüm basım masrafını bir iki işadamının karşıladığını, baskının yarısını da tiko para satın aldıklarını. Böyle sponsorlu çakma yazarı elinde çok olsa, gerçek yazarları depoda beklesinler diye korkusuzca basabileceğini. Ona öyle demezler, hacanalı kitap derler dedim elbet, ama, söylerken mahçuboldum. Ben o şeylerden de hep çekinmiş, hicap duymuşumdur, hani kanal kanal gezersiniz ya, yeni yeni kitaplarım vaar, taze taze, hade matbaadan yeni çıktı bunlar, turfanda kitap… Her kanalda ayrı sorarlar siz hep aynı gülümseyiş yahut bir atlet çevikliği, gayretiyle hep aynı yanıtları verirsiniz, satışDpatlar! Bir de ‘ben fizikçiyim/korgeneralim/matematik öğretmeniyim/ fen okudum/doktorum üstelik profum,astrologum/ alaylı aşçıyım’ demek de iyi iş yapıyormuş, ayrıyetten akıldanelerden yurttan sesler korosu da. Bi keresinde bi arkadaşıma yazarken ‘masası olan yazar’ tabirini, assolistlere gönderme yapıp, takılma bab’ında kullanınca ben, küsüşmüştük, satış kadar hayati bi konuyu sarakaya aldığımı sanmıştı, onun üstüne ne vazife ise, maaşlı bi editördü altsuçtan hükmü çok bu bilimadamının MEB ders kitaplarında yıllarca telifsiz yapıtınızı kullandığını mı, neredeyse şerefiye parası bekleme yüzsüzlüğüyle hem de… İnsan kısım kısım, yer damar damar, yayıncılar iki tür, ya esaslı ya namevcut… Aleni hırhızlardan(!) sözaçmayalım en iyisi. Benim internet üstü yayınevi gezer iken aynen yürütülen bi çocuk romanım var, şimdi o tırtıklama faslını da kitaba ekliyorum, bakalım nasıl olacak?Padişah, Ay Satarım Vay Satarım ve Beni Babam Doğurdu (öykü). “Kadınlar aşk satrancında neden ısrarla aynı taşı oynayarak, yenilgiye kendilerini mahkûm ediyor dersiniz? Aşk taşı mı? Yere batsın o aşk denen! Ne çok yetenekli kadını gölgeye itti. Sorunlu yahut üstün nice çocuğun dünyaya gelmesine yol açtı, ki bu çocukların tümü de analarının çocuklarıydı, babalar o sırada çoktan başka aşklara kanat açmış başka çocuklar yapmakta hiç sakınca görmemişlerdi, ürünün kalite kontrol ve eğitim ve geçim faslıyla zerrece ilgilenmeyecek olduktan sonra, yap yapabildiğin kadar…” tümcesiyle gönlümüzde kendine yer açan âşık kadınlar üstüne bir inceleme kitabımız var, yanı sıra dört kadın kitabı daha, ki bunlardan biri dul karı şeysi, yok adını söylemem, aklımdan geçirirken daha yürütüyorlar, ötekisini söyleyim; ‘İmzadan Mezara Yurttan Sesler Korosu’ adlı hınzır deneme kitabı. Herkesi ilgilendireceğini düşündüğümüz, ayrıyetten kalp kırıklığına, hicran yarasına, nevazile, satlıcana, her bir derde gayetle faideli, bu deneme kitabını da kadın yayıncılığında ciddi çalışmaları bilinen bir yayınevimize önerdik ancak şimdilik, yani iki aydır postamız ulaşmamış olsa gerek ki, olumlu olumsuz yanıt gelmedi, eh bende’niz de herkese işmar eden türünden olmadığımdan orası ı-ıh desin de sonra başka kapı ipini çekeriz diye beklemekteyim. Bu işlerle niye mi ben uğraşıyorum? Ajansıma vekaleten uğraşıyorum efenim… Bir de esaslı bi inceleme kitabı yazdık, sevgili Gültekin Emre ile, ilençler, tılsımlar, boşinanlar üstüne, sözlük bir tür, çok şıngırdaklı, esaslı bi yapıt oldu, şimdilik kendimiz okuyoruz, düzeltiyoruz, tadını çıkarıyoruz, henüz sözü kesilmedi, tatlısı yenmedi, kime nikâhlayacağız bellisiz. Hikaye mi? Hikaye tedavülden kalkalı hanidir, bihabersiniz zannımca… Gene de iki yeni hikâye kitabı tamamladım, yayınevlerinin hikayeyle ülfeti yok demek ayıp olacağından, kendim için yazdım ey okur, demesi uygun düşer… Zaten son zamanlar H ile başlayan her bir şeye bigâne değil miyiz biz, hak gibi, hukuk gibi, hikâye yahut helâllik gibi… Reklamlar efenim, bizden ayrılmayınız… Bahusus, kitapsızlardan sakınınız… Hamiş; Bizi böyle lavgar edenler de sebepsiz kalsın, efenim… Muhabbetle, ihvan ile ve elbet hasretle de… * Tam olarak istediğiniz bu değildi, biliyorum, ama, böylesi yazmak geldi içimden, ne dersiniz?DÜNYA KİTAP ● 5© Mahmut Turguttarafı, demek ki üst tarafı değilmiş. Bu arada olan kitabıma olduydu elbet. Bazen de büyük umutlarla, basılacağı vaadiyle bir iki yıl kadar oyalanır, el konulan kitaplarınız, sonra bilmemkaçıncı hatırlatma ve sormanızda, aaa, kusura kalmayın derler, benim de başıma geldi böylesi, ülkenin en ünlü yayıneviydi, dört kitap iki olarak geri verildi, hâlâ bulunmuş değil kayıp kitaplarım, içimde iki hicran lekesi… Ah ey okur, açtırma gönlümü dökmeyim hicranımı. Kitabı iletmeden, yalnızca adını yazmışsındır, okumadan etmeden kusura kalmayın, basamayız diyen yayınevi mi ararsın, basarım ama telif üç yıl sonra altı ay taksitle, nikahımız on yıl ve yurtdışı basımla internet basımında telif ödemem, diyeni mi? Tırtıklanan hikâyeleri kendi kurduğu yayınevinde bastığı antolojilerde hem de birçok kere hırsızca basanı mı, aynıEfenim çocuk kitaplarımız var elinizden öper, sayısını sormayınız ey hazirun, bilmiyorum. Şiir, roman, hikâye, fantastik öykü, çocuk oyunu, hınzır türlerde çocuk kitapları bunlar ve gelenekselle zamane masallarımız var, batan geminin malları bunlar, koş vatandaş, kooş. (Kimsecikler koşmuyor. An be an kitap yazım hava raporu versene anacım…Kalbim rikkate geliyor, ah okurcum gözyaşları dökmekteyim deyip gıdıklasana…) Gastronomi kitaplarımız var on iki adet, bunlardan bazılarını, sözgelimi; Tencere Dile Geldi (ben ona şaşıyorum, tuttuğunu yemeyen demesin yaşıyorum), Gezenti Mutfaklar, Dilbaz Evliya’nın Binbir Diyar Sofrası’nı Oğlak Yayınları basıyor… Pupa Yayıncılık dört çocuk kitabımı basıyor sonbahara, bunlar; Eğer Seçebilseydim (fantastik), NalıncıTEMMUZ 2011
uyumsuz defne kaman ın maceraları 1: su kitabı’ndanBUKET UZUNER1. Bölüm : YAZ Yaz, sevmeyenler için her yıl geçmesi beklenen bir hastalık gibidir. İstanbul, bu yıl öncekilerle kıyas kabul edilmez bir saldırganlık ve acımasızlıkla şehre zulmeden azgın bir yaza teslim olmuş, şiddetli nem şehri dev bir akvaryuma, İstanbulluları yorgunluktan kendi sivri dişlerinin gücünü bile unutan devasa bir lüfer balığına dönüştürmüştü. Hiç kimsenin artık hiçbir konuda başkasına sataşmaya mecali kalmamış, en çalışkanlar en tembel, en katı disiplinliler en gevşek, en had bildiriciler kendi hadlerini bilen, en kavgacılar munis, selim, neredeyse uygar insanlara dönüşmüştü. Tamamen sıcaktan! Sıcak en güçlü diktatörden daha zalimdir. Sıcağın saldırganlığı, insanın gücünü bir kez daha yenmiş, bitirmişti. Bu sıcak yazın tam ortasında bir Perşembe öğle sonrasında yıllık izne ayrılmaya gün sayan Kadıköy Karakolu genç komiser yardımcısı Ali Haydar, klimalı küçük bir odada üç kadını sorgulamaktaydı: “Şimdi siz, kızınız kaybolduktan tam 34 saat sonra gelip karakola başvurduğunuzu kabul ediyorsunuz yani? Benim anlayamadığım şu: Neden bu kadar beklediniz?” diye bir kez daha hiç inanmamış bir sesle sordu. Masasının önündeki iki sandalye ve karşıdaki deri taklidi plastikle kaplanmış koltukta oturan iyi giyimli, bakımlı, ince zevkli, görgülü oldukları her hallerinden akan ve güzel Türkçe konuşan üç kadının yüzünü, ‘kayıp yakınları’ nedeniyle oluşmuş bir sıkıntı belirtisi arayarak dikkatle yeniden süzdü. Ama bulamadı. Üç ayrı kuşaktan üç İstanbullu kadın, sanki bir akraba ziyaretine gelmiş kadar rahat ve şık, huzurlu ve sakin görünüyordu. İçlerinde en yaşlı olanı saatine baktı ve sütliman bir gülümsemeyle yanıtladı: “Hayır, 34 değil, tam tamına 33 saat sonra evlâdım!” ‘Manyak bunlar be!’ diye düşündü komiser yardımcısı Ali Haydar, bu düşüncesini onlardan gizlemeye çalışarak. Bu kez orta yaşlı kadın söze girdi ve: ”Hayır komiser Bey, şimdi siz kızımız Defne’nin kayboluşunu size geç haber verdik diye bizim tuhaf olduğumuzu düşüneceksiniz ama aslında tuhaf olan biz değiliz, o!” dedi, biraz sinirli bir sesle. Sonunda en gençleri ki, o da var en az bir ‘otuz beş’ en tutkulu konuşmayı yaptı: ”Çocukken de o böyle ulu orta kaybolur, ilgi çekmek için her türlü saçmalığı yapar, manasız soruları, oyunlarıyla bizi deli ederdi. Uyumsuzdu, hep uyumsuz biriydi Defne! Ama işte yine yaptı yapacağını, bu sıcakta döktü bizi yollara yani!” diye sanki Defne’den o sorum6 ● DÜNYA KİTAP© Mahmut Turgutluymuş gibi azarladı komiser yardımcısını. Kayıp ve endişe anlarında insanların öfkesini polisten çıkartmasına artık alışmış olan komiser yardımcısı Ali Haydar, son konuşan kadının kendisine değil de kayıp kız kardeşi gazeteci Defne Kaman’a kızgın olduğunu ve bu öfkenin çocuklukta paylaşılmak istenmeyen ilgiye kadar uzandığını düşündü. ‘Eee ne derler, polisler biraz da psikologdur!’ diye düşünerek kendini sevdi, pohpohladı. “Tamam tamam, şimdi öyle oralara girmeyelim de elimizde ne var, ne yok, ona bakalım biz!” dedi ve önündeki bilgisayar açık olmasına karşın masasında dağınık duran kağıtlara kalemle not alarak: “Eveeet, X gazetesi muhabiri Defne Kaman: 32 yaşında, elâ gözlü, orta boylu, kızıl saçlı, çilli, boşanmış, çocuksuz kadın. Çarşamba sabahı Kadıköy İskelesi’nden bindiği 09:00 Karaköy Vapuru’ndan bir daha inmemiştir. Gazeteci kadının ailesi: Anneannesi Umay Bayülgen, annesi Ayla Umay ve ablası Aysu Umay P. karakolumuza bu olaydan tam 33 saat sonra kayıp başvurusunda bulunmuştur.” Bunların soyadlarında da var bir tuhaflık? “Yok!” dedi anneanne Umay, “Bir kere küçük torunum Defne daha otuz iki yaşına girmedi, saçları doğuştan kızıldır, öyle sonradan boya değil, omuzlarına kadar uzun, hafif dalgalı, ipek gibidir... Sonra gözleri elâ değil yeşildir. Ama en önemlisi Defne, kadınlara boşanmış denmesi-ni hiç sevmez, zaten Medeni Kanun’da yapılan son değişikliğe göre boşanmış kadınlara ‘bekâr’ denilebiliyor ülkemizde artık evlâdım!” “Ayrıca” diye araya giren annesi Ayla: “X gazetesi diye adını örttüğünüz de öyle kıytırık bir şey değil, Türkiye’nin en büyük gazetesi bir kere!” diye düzeltti. “Aman cebime girsin!” diye alıngan bir sesle söylendi ablası Aysu: “ Ya bu Defne benden 7 yaş küçük değil mi anne? Eee, nasıl otuz iki oluyor anlamadım yani?” “Hanımlar, hanımlar!... Tamam, tamam: bir kere daha toparlıyoruz: Gazeteci Defne Kaman, 31 yaşında, bekâr bir kadın ama kayıp! Kayıp, değil mi? Ka-yıp! Önemli olan kayıp olması mı değil mi?” diye sakin olmaya çalışan sinirli bir sesle susturdu onları komiser yardımcısı Ali Haydar. “Evet, bu defa sahiden kayıp galiba…” diye azıcık kaygılı mırıldandı annesi, başını öne eğdi: “Bu defa sahiden galiba…” “Ne demek bu defa? Eğer bu Defne Hanım’ın sık sık şakadan kaybolma huyu varsa bilmemiz gerekir, burası oyun bahçesi değil hanımlar!” Karakolun ikinci katındaki küçük odada çalışan klimaya rağmen pencerenin dışında bütün şehri şiddetle sarsan sıcak hava içeride bile serinlemeye fırsat bırakmayacak derecede baskıcıydı. Hava o kadar nemli ve sıcaktı ki, klimanın serinlettiği bir mekânda bile pencerenin dışından tehditler savuran cehennem, insanın hu-zurunu kaçırmaya yetiyordu. “Yok canııımm… Çocukken oynadığı zararsız şeylerdi onlar… Hani iyi niyetli, ama biraz yaramaz her çocuğun oynayacağı türden hınzırlıklar yapardı Defne! Küçüktü tabii…” dedi anneanne Umay Bayülgen. “İyi niyetli her çocuk mu? Pes yani anne! Karıştırıyor olmalısın: senin uslu, akıllı, uyumlu ve düzgün olan çocuğun bendim anne! Defne kızın değil, o senin torunundu anne!”diye itiraz etti, koskocaman bir kadın olan kızı Ayla. “Canım onlara kaybolma denmez evlâdım, Defnemiz zaman zaman yer değiştirir, gider, sonra gelir… Öyle bir hınzır işte... Zaten biz ona küçüklüğünden beri Ay-Çörek deriz, o kadar sevimlidir yani! Yapmayın ama, abartmayın şimdi böyle!” diye araya girip, mânâlı mânâlı gülümsedi anneanne Umay. Sonra kızına döndü: “Hem sonra nedir öyle: ‘TorununDU’ falan diye Dİ’li geçmiş anlatmalar Ayla? Sanki Defne geri dönmeyecek gibi canım!” diye tatlı sert bir sesle uyardı kızını. “Sen de hep onu korursun anneanne yaa!!! Kaç kere akşamın köründe ‘ben şu anda nereye gittiğini bilmediğim bir otobüse biniyorum, takip etmem gereken birine dair önemli bir işaret aldım. Beni merak etme, işim bitince döneceğim!’ diye telefonu açıp, zavallı kocasının yüreğini ağzına getiren Defne değil miydi yani? Ay-Çörek’miş! Tabii ya, o Ay-Çörek’ti de bana ne çöreği dediğinizi de unutmadım ama!..” “Ah evet, dönerdi, maalesef işi bitince, her defasında dönerdi Ay-Çöreğim o haytaya, değil mi Aysu!” diye torunun da ağzının payını yine tatlı-sert edayla verdi anneanne. “Ancakkk, çok şükür kurtuldu o haytadan Defnemiz!” “Hanımlar, hanımlar, size karakolda olduğunuzu hatırlatırım! Bakın burası aile içi anlaşmazlıklarınızı çözme yeri değil. Ortada bir kayıp var ve rapor tutuyoruz, yani kendi şahsi meselelerinizi bırakıp, bize doğru bilgi vermeniz özellikle kayıp şahıs açısından önemlidir!” diye yeniden araya girdi komiser yardımcısı Ali Haydar içini çekerek. “Şimdi benim bilmem gerekenler: 1) Bu Defne Hanım evli mi, boşanmış mı, neyse yani. Bekâr mı? 2) Bildiğiniz bir düşmanı var mıdır: iş yerinde kendisine husumeti olan biri, kocası yani, eski kocası falan? 3) Yakın arkadaşları kimdir ve… Ha, bir de gazetede şu anda hangi konu üzerinde çalıştığı... Emin olun, bunları bilmek bizim için yaşından, saçından ve başından daha önemlidir.” Buket Uzuner in kitabı Ocak 2012 de çıkacak.TEMMUZ 2011
“içimdeki çocuk”HAYDAR ERGÜLEN© Mahmut TurgutEv bir siyah güldür geceleri içinden uçurumlara yürür en çok ayrılıklarda büyür Unutma şiir bazen bir emirdir: Muhammed’in miracı, Musa’nın dağı Yusuf’un kuyusu, İsa’nın çarmıhı Ali’nin düldülü ve susuzluğu Hüseyin’in şiire sonsuzluk getirir Sen bunu bir şiir sanan kişi yanıl, yanılmak iyidir, şiir de her gün bir yanılgıyla yenilenir, sonra anlarız ki bu bir emirdir Bana kalırsa şiir de bilmiyor şiiri şiir de ne olduğunu bilmiyor şiirin şiir şiirde ne olduğunu bilmiyor belki de şiir şiiri bilmemektir tıpkı senin de bunu bir şiir sandığın gibi: öyleyse bu bir şiirdir! Hayır emretmiyorum ama istemiyorum da şüphe duymanı çünkü daha çooook şey var şüphe duyacak şiir ne ki onların yanında şiir senin yanında ne ki ben sana bir bahçe bulamadıktan sonra Heidegger, dil, varlık, ev keşke şiir de varlığın bahçesi olsaydı dilin evi olacağına ve siyah bir gül olarak aramızda bir uçurum çiçeği gibi duracağına ev... yok, gül, boş! Öyleyse kimse inandıramaz beni bunun bir aşk şiiri olduğuna sen bile, boşver onlar inanmasalar da olur, kim onlar bilmiyorum metrobüs yolcuları mı, ama yalnızca ikimizin inanmasını isterdim elbette birbirimize değil, birbirimizden bir ev yapalı çok oldu fakat bir bahçe açamadık, inanmak isterdim beklediğimiz durakta aşkın gelip bir metrobüste bizi birbirimize sıkıştıracağına ve içimize bir çocuk atacağına!.............. .............. .............. Şiir bitmez ama sonunda biri şöyle der: “İçimdeki çocuğu aldırdım!” çok şükür çok şükür şiirde bunu da gördüm bunu da yazdım kadın, erkek, yaşlı, genç, şair ve okuru, hepimiz aldıralım içimizdeki çocuğu ...Gidelim buralardan! Sonbaharda Kırmızı Kedi’den yayımlanacak “Aşk Şiirleri Antolojisi” adlı kitabından.bir yunus emre romanıİSKENDER PALADibace Her bilenden ziyade bilen bulunur. Bunu çok iyi biliyorum artık. Her şeyi bildiğimi zannettiğim zamanlarım geride kaldı. Eski bilgiçliğim ağır bir bedel ödememe sebep oldu ve adım tarihe bu sıfatla kaldı. Oysa size anlatacağım o günün hikâyesinden sonra hayata ve eşyaya bakışım değişti. O günden sonra bildiğimi unuttum, unutarak yeniden bildim. Bilgi ile hikmetin, malumat ile irfanın ayırdına vardım. Adım Kasım. Talebelik yıllarımdan kalma lakabımla bana Molla Kasım derler. Hayatım boyunca hep çok şeye sahip olmayı değil, az şeye ihtiyaç duymayı istemişimdir. Zen8 ● DÜNYA KİTAPginliğim ilim yolundan olsun diyerek hep ilmin peşine düşenlerdenim. Şimdi anlatacağım şeyleri yaşamamış olsaydım, Bizim Yunus’tan bahsettiğim bu satırlar size ulaşmayabilir, bunun yerine Bizim Yunus’un iki bin kadar şiirini daha okuyor olabilirdiniz. Evet ben suçluyum!.. Kendimi Yunus’a adamış biri olarak bu suçumu affettirebileceğimden de şüpheliyim. Çünkü bütün yazacaklarım, bir zamanlar yırtıp yaktığım veya ırmağa attığım bir tek şiirin bir tek mısraı bile etmez. O şiir ki Yunus demişti, elbette onun bir mısraı benim bir cilt sayıklamama bedeldir. Başıma gelenler başıma geldiğinde, içim sızladı ve ilk yaptığım şey, oğlu İsmail’i bulup Bizim Yunus’un hikâyesini dinlemek oldu. Sonra da divi-timi hokkaya bandırdım ve belki sizlere kendimi affettirebilirim diye işte bu satırları yazdım. Kendimi Yunus yerine koyarak ve Yunus gibi hissetmeye çalışarak. O güzelim şiirlerini ben yok etmiştim madem, hayat hikâyesini de yok olmaktan ben kurtarmalıydım.. On yıl Şam, üç yıl Isfahan ve altı yıl da Konya medreselerinde okudum. Sonra fıkıh ve hadis ilmiyle meşgul oldum. O yıllarda Anadolu’nun her yanında pıtırak gibi bitiveren tarikatlara oldum olası yoz bakmışımdır. Bunların şeriat ilmiyle de Kur’an’la da alâkaları yok diye düşünürdüm. Hafız idim, çok kitap okur, her okuduğumu Allah’ın Kitabı’yla tartar, eksiklerini bulursam yırtar atardım. Şiirle ilgilenir, ken-dimce şiirler de söylerdim. Ebu Said Bahadır Han’ın İlhanlı devleti tahtına oturduğu yıldaydı. Müderris Fazlullah Efendi’nin ulağı olarak Osmaneli’nden gelir, Konya’ya haber götürürdüm. Porsuk çayı kenarında bir çeşme başında azıcık oyalandım. Hemen yan tarafta üstü açık bir türbe ile birkaç kabir vardı. Birisi kötü bir yazı ile “Burada Turakçın Baba ile erenlerden birkaç yoldaşı yatar!” diye yazmıştı. Kim ola ki diyerek bir Fatiha okudum. Mekânın bir ruhaniyeti var gibi geldi bana. Hani insanı sarıp sıkıveren bir derinlik. Biraz rahatlamaya, ferahlamaya ihtiyacım olduğunu düşündüm. Sonbahar rüzgârları esiyordu. Kendime siperli bir yer bulup eşyamı yerleştirdim ve oltamı çaya saldım. Birkaç çalı çırpıTEMMUZ 2011
yaktım. Bir yandan ısınıp, bir yandan tutacağım balıkları pişirecektim. Sonra aklıma geldi. Dün akşam yolda yarı çıplak, saçı sakalına karışmış meczup bir derviş, yağmurun altında elime bir tomar kağıt tutuşturmuş, “Bunu sana gönderdi gönderen, oku bakalım!” diyerek kaçıp gitmişti. O derece şiddetli yağmurun altında, dervişin açık elinde bulunan tomara bir damlanın bile düşmemiş olduğuna hayret ettim. Hızla savrulan nisan sağanağından tomarı açıp içine bakmaya, yazılarını okumaya elbette imkânım yoktu. Kâğıttır, ıslanmasın diye torbama koymuştum. Şimdi aklıma gelince sevindim. Oltama balık vurasıya kadar beni eğlerdi. Torbadan çıkardım. Üst üste konulup katlanmış el ayası büyüklüğünde kağıtlardan tomarlanmıştı. Her kağıt parçasının iki yüzünde birer şiir yer alıyordu. Yazılanların şiir olduğuna pek sevindim. Ateşin üzerine birkaç odun daha atıp oturduğum yere yerleştim. Başındaki sayfada “Hâzâ Divan-ı Derviş Yunus” yazılıydı. Bu Derviş Yunus kimdi, o vakitler bilmiyordum. Şiirlere bakınca usta bir el tarafından yazılmış olduğunu anladım. Hem yazısı güzeldi, hem de parmak hesabıyla pek okkalı düzenlenmişti. Başladım okumaya. “Sensiz yola girer isem / Çarem yok adım atmağa // Gövdemde kuvvetim sensin/ Başım götürüp gitmeğe”. Güzel bir şiirdi. Allah’ın “Bir”liği üzerine sağlam bir iman eseri olduğu belliydi. Şairine aferin okuyup geçtim ikinci şiire. Ama hayret!.. Bu ikinci şiir sufilerin hezeyanlarına benziyordu. İnsanları Kur’an’dan uzaklaştırıp başka yollar aramaya itecek bu tür safsatalara tahammülüm yoktu. Öfkelendim. Kağıdı tomarından çıkardım, avcumda buruşturup ırmağa attım. Üçüncü şiir daha da kötü göründü gözüme. Şairine, kâtibine, hattâ kâğıdını üre-© Mahmut Turguttene lanetler okuyarak “Cehennem ateşinde yanasıcalar!” bedduasıyla ateşe attım. Üçüncü şiir aşktan bahsediyordu “Aşk davasın kılan kişi / Hiç anmaya hırs u heva / Aşk evine girenlere / Ayrık ne meyl ü ne vefa” Tam onu da yırtıp suya atacaktım ki “Aşk” kelimesiyle “Din” kelimesini değiştirmek geldi içimden. Baktım, bu şekliyle şair doğruyu söylemiş, ama ne hikmetse dinin adını aşk koymuştu. Onu tuttum. Sonraki şiiri beğenmedim, suya, bir sonrakini ateşe. Böyle böyle sayısız şiirler okudum. Kimini tuttum, kimi attım. Bu arada oltama kaç balık takıldı, ateşekaç odun daha verdim hiç bilmedim. Kuşluk vaktinde oturmuştum, ikindi olmak üzereydi. Kalkıp aceleyle öğle namazını kıldım. –Allah beni affetsin-, bütün namaz boyunca zihnimde yine şiirler dolanıp durdu. Yunus isimli bu şair adına üzüldüm. Dünyaya eser bıraktığını zannediyordu ama hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan, sonunda hiç yaşamamış gibi ölen adamlardan bir farkı yoktu. Şiirlerinin çoğu hezeyandan ibaretti. Namazdan sonra tomarı tekrar elime aldığımda kendimi kaybeder gibi oldum. Elime gelen şiir şöyleydi: “Ben dervişim diyene / Bir ün ede-sim gelir // Tanıyuban şimdiden / Varıp yetesim gelir; Sırat kıldan incedir / Kılıçdan keskincedir // Varıp onun üstüne / Evler yapasım gelir” Böyle devam ederken son beyitte birden kendi adımla karşılaştım: “Dervîş Yunus bu sözü / Eğri büğrü söyleme // Seni sîgaya çeker / Bir Molla Kasım gelir”. Tomarı elimden atıp secdeye kapandım. Tevbe ediyor ve ağlıyordum. Ağladığım iki sebeptendi; ilki o güne dek tarikat ehline hor bakmış olmam; ikincisi de ateşe ve ırmağa attığım şiirler içindi. Birinci pişmanlığımdan geri dönebildiğime seviniyordum; lâkin ikincisini neyle telafi edebilirdim ki?!.. Bu Derviş Yunus her kim ise bana çok şiddetli bir şamar vurmuştu. Hafızamı yokladım. Çeşitli meclislerde bulunduğumda Sarıcaköylü bir Yunus’tan söz edildiğini hatırlar gibi oldum. Ama kederim bitmek bilmiyordu. Gün inmeye yakın ağlamaktan yorulmuş, halsiz düşmüş, kendimi ırmağa attığım şiirlerin peşinde akar buldum. Irmağın akışında, ömrümün akıp gittiğini gördüm. O sırada uyudum da rüya mı gördüm, yoksa hayallendim de gerçek mi sandım anlayamadım, uyku ile uyanıklık arasında bir nida işitti: “Üzülme Molla!.. Onun şiirlerinden bini yerde mahlûk içindir. Allah binini suda balıklar, binini de gökte melekler okusun istedi!” İki saat kadar ne yaptığımı bilmeden öylece uğunduğumu hatırlıyorum. Kendime geldiğimde aynen derviş Yunus’un dediği gibi gün gitmiş, kervan göçmüş, bense dağlar başında yalnız kalmıştım. Ertesi günden tezi yok; Yunus’u aramaya koyuldum. Yazdığım bir Yunus Emre romanıdır… Sufiyane bir kurgu/macera… Adı henüz belli değil. Yazımı bitti, üslup üzerinde çalışıyorum. Basıldığında sanırım 300 sayfayı biraz aşar.anafarta kurşunlarıOSMAN ŞAHİNoyu kurşuni renkte ağır, zırhlı savaş gemileri, dev ütülere benziyor, eziyor denizin üstünü. Kibirli, kışkırtıcı görünümlerinde, deniz aşırı ülkelerin ağır hileleri var. Siyah dumanlarıyla kirletiyorlar havayı. Upuzun namlu uçlarından kızıl alevler fışkırıyor, tepeleri, yamaçları bombalıyorlar durmadan. Keskin, tiz ıslıklar çalarak uçan mermiler, siperleri, barınakları parçalarken, geniş kapaklı, uzun, gri teknelerle cephane ve asker çıkartıyorlar sahile. Keşke kendi ülkelerinde kalsalardı, keşke saldırmasalardı, o zamanKdüşman da olmazdı, düşmanlık da. Deniz dalgalı, sinirli. Rüzgârın etkisiyle kabaran dalgalar, köpüklü çağlayanlar gibi patlıyor gemi bordralarında. Top sesleri, dalgaların gürültüsünü bastırıyor. Ağır kruvözer projektörlerinin çiğ sarı ışığı şafağı tarıyor. Bombalanan, hallaç pamuğu gibi atılan yamaçlar, tepeler, eğri büğrü siperler, sığınaklar ve bağlantı çukurlarıyla dolu. Yağmurdan, ağır mermilerin sarsıntısından çökmemesi için siper yanları, kalın ağaçlarla tutturulup sağlamlaştırılmış iyice. Hendek diplerine yakın yan duvarlara cephane oyukları kazılmış ayrıca. Siper içleri, her an ölmeye, öldür-meye hazır binlerce askerle dolu. Canlı parlak gözleri, yağlı kömürler gibi ışıyor. Bir yöne, karşı siperlere bakıyorlar. Gözleri kirişte, kulakları tetikte. Tüfekleri gece gündüz bedenlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. İşaret parmakları tetiklerin üstünde titriyor. Anadolu’dan, Trakya’dan, İstanbul dan, Doğu’dan, köylerden, olan bitenleri kulaktan kulağa duyabilenler, çakar almaz tüfeklerini omuzlarına atarak, onbeşerli , yirmişerli gruplar halinde koşmuşlardı Çanakkale’ye, Gelibolu’ya, Anafarta’ya… İçlerinde dağları, nehirleri aşarak gelenler vardı. Kimse uyarmamış, kimse örgütlememişti onları. Toplanışlarında, bir araya gelişlerinde ku-şaktan kuşağa anlatılan çok çok eski, binlerce yıl öncesine dek uzanan bir ruh geçmişleri vardı, asıl büyük tehlikenin, kötülüklerin denizlerden geleceğine dair bir ruh geçmişi, bir önseziydi bu. Buna benzer güçlü inançların dirilttiği insanlardı onlar. Bir çoğu orduya katılmadan önce savaş nedir, tüfek nedir bilmezdi. Çoban, çiftçi, tıbbiyeli, öğrenci, balıkçı, sıvacı ve hamaldılar. Askere uğurlanırlarken türküler söylenmiş, mendiller sallanmıştı arkalarından. Urubaları araziye uymak içindi, toprak rengiydi, görünmezlik rengiydi. Haki çuhadan kütüklüklerin içleri sarı pirinçten fişeklerle doluydu. Başlarında yeşilimsi Enveriye şapkaları, baldırlarında boz renkli dolaklar, ayakTEMMUZ 201110 ● DÜNYA KİTAP
larında da kalın yünden çarıklar vardı. Kısa, keskin buyruklarla yönetiliyorlardı: “yürüyün” diyorlar, yürüyorlardı, “koşun” diyorlar, koşuyorlardı,”süngü tak, hücum” denilince de, siperlerden fırlayarak mahşerin gözüne atılıyorlardı. Üzerlerine bomba ve kurşun yağdıranların, kıyılara sabahtan beri cephane ve asker çıkaranların kimler olduklarını da tam olarak bilmiyorlardı. Bildikleri tek şey, onların kuzeyin uzak, soğuk , puslu ülkelerinden geldikleri, çiğ mavi gözlü olduklarıydı... Dilleri, dinleri, renkleri farklıydı. O güne kadar birbirlerine en ufak düşmanlıkları da olmamıştı. Ama artık bunlar o kadar önemli değildi. Bunu fazla da merak etmiyorlardı zaten. Zorla topraklarına girdiklerine, üzerlerine şafaktan beri cehennemi yağdırdıklarına göre düşman olmalıydı onlar. Savaş gemileri, topları, cephaneleriyle güçlü görünüyorlardı ama güçlü olmak her zaman iyi değildi. Önemli olan haklı olmaktı,vurana, silah çekene karşılık vermek, kurşun borcunu ödemekti. Bu yüzden bu belayı kısa sürede topraklarından atıp geri göndermeleri gerekti. Bu uğurda, yazgılarının siperlerde yazılacağını, birer ölüm adayı olduklarının farkındaydılar. Uçsuz, bucaksız siperler, ölüm koridorların-© Mahmut Turgutdan farksızdı. Kafalarının içinde endişeler, korkular, düşünceler kat kat-tı. Beyinleri nabız gibi atıyordu. Aynı dilden, dinden geliyorlardı. Ölümkaygıları, ortak, yoğun birikimleri düşünsel bir içgüdü oluşturmuştu içlerinde. Kimbilir, belki de o ruhtu bir araya getiren, harekete geçiren onları. Böylesi anlarda içgüdüler akıldan üstün olur, birleştirirdi insanları… Siper diplerine çökmüşler, çenelerini tüfeklerine dayamışlardı. Tüfek kabzalarını sıkmaktan avuçları ısınmıştı. Namlu uçlarına taktıkları, bir yanı keskin, ortası oluklu uzun süngülerin soğuk yansımaları, yaklaşmakta olan ölümün dişleriydi. Gizli, mistik bir tapım içine girmişler gibi sessizdiler ayrıca. Tanrılarına kavuşmak için usulca dua edenler, inançlarını kendi hizmetlerine çağıranlar vardı. Komutanları, “evvela ben önden gideceğim, siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birlikte ileri atılırsınız. Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Uhdemize tevdi edilmiş namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım geri gitmek yoktur” demişti. Akılları, fikirleri komutanlarının bu sözlerindeydi. Ortak , kitlesel ruhlarının simgesiydi komutanları onların. Ve ona olan bağlılıklarını, binlerce askerin bakışlarından anlamak, okumak mümkündü. Can Yayınları tarafından yayınlanacak, 7 öyküden oluşan 14. öykü kitabında yer alan "Anafarta Kurşunları"ndan.TEMMUZ 2011DÜNYA KİTAP ● 11
anlatılar...REFİK DURBAŞMÜNZEVİ Hayatta hiç arkadaşı olmadı, yalnızlığından başka…KARŞI Gölgesini demir parmaklıklar arasına gizlemiş geleceğini düşlüyor. Yöneticiler, parmaklıkları kara demirle sıvamışlar; karşıda adalar, deniz, gökyüzü görünmesin diye... Rutubetten ışığı kurumuş gözlerini demirle örülü pencerelerde açtığı deliğe uyduruyor, “karşı”yı gözlüyor. Gözlediği “karşı” değil, kendi yaşamı aslında… Elini uzatıyor. Denizden bir avuç su alıyor, gökyüzünden bir tutam ışık… Yarısını gözlerinin buğusuna sürüyor, yarısını işaret parmağının ucuyla “pencere”den fırlatıyor. Birden karşı kıyılar sular altında...© Mahmut TurgutİSTASYON Akşam, kanatları arasına almış istasyonu. Garda iki genç insanın silueti... Biri erkek, belli istasyonda kalacak; kız, vagonlardan biriyle uzun bir yolculuğa çıkacak... Dudaklarını birbirlerine vermişler, elleri aşkın sıcaklığında erimiş... Hiçbir şeyin aşklarının arasına girmesine izin vermezcesine yalnızca gözleriyle konuşuyorlar. Saat kaç, günlerden ne? Hiç önemi yok... Şimdi onlara göre aşkın saati, sevdanın, sevmenin ve sevilmenin saati... Ve ayrılığın saati... Aşk öylesine sinmiş ki ruhlarına ve bedenlerine, o sırada kampana çalıyor... Ama onların duymasına imkân var mı? Kampana, bir daha, bir daha çalıyor ve vagonlar hareket ediyor. Kız, çaresiz öylece kalıyor peronda... Sevgilisi de öyle... Ama birden trenden uğultu yükseliyor: “Yazık, kalmasın kız orada...” Ve vagonların kapısı açılıyor hemen... Kız, koşarak atıyor kendini trene...Bir de kendi kederini okuyor. Genç kız, kitap okuyor. Avuçlarının nasırı ile kavramış kitabı... Yüzü, kaybolup gitmiş kitabın satırları arasında... Yüreği, kaybolup gitmiş kelimelerin arasında... Hülyaları kaybolup gitmiş kederi ile kaderi arasında... Vapurda bir genç kız, kitap okuyor. Annem, ekmek alıp eve dönebildi mi? Kardeşim, okuldan gelip ders çalışmaya başladı mı? Babamın iş kapısı açıldı mı acaba? Bugün, hangi gündür şu dalgalar misali akıp geçen hayatımda? Vapur, iskeleye yaklaşıyor. Genç kız, kitabını katlayıp çantasına koyuyor. Herkes iniyor vapurdan, o ise bir harf olarak kalıyor okuduğu kitabın satırları arasında... KAHVE Kahvesini içti, parasını tabağın kenarına bıraktı. Sol eline paltosunu, sağına bastonunu aldı. Evine gidiyordu. Kapısının önünde yalnızlığından başka kimse yoktu kendisini karşılayan…HOROZ Sabah hiçbir horoz ötmedi; gün ışığı dışında bütün köy uykudaydı.KİTAP Vapurda bir genç kız, kitap okuyor. Denizden gelen rüzgâr diz kapaklarını okşuyor. Serinliğini bir akide şekeri lezzetiyle dudaklarına konduruyor. Genç kız, kitap okuyor. Ekmek fırını önünde bekleyen yaşından da yaşlı anneannesinin kederini okuyor. “İşsizlik”in kapı önünde duran babasının kederini bir de... Bir de okuluna geç kalan kardeşinin kederini...12 ● DÜNYA KİTAPKUYU Günlerdir yağan yağmur durdu. Küçük kız evden çıktı. Sokakta kimse yoktu. Çıkmaz sokağın sessizliği ile caddenin bütün seslerini plastik bir torbaya doldurdu. Torbayı evin arkasındaki suyu kurumuş kuyuya bıraktı. Kuyunun ağzını geçen sonbahardan kalan yapraklarla kapattı. Ses yoktu artık, sessizlikte… Gökkuşağının kucağında uykuya daldı.TEMMUZ 2011
berfu’nun söylediğidirSENNUR SEZERGördüm. Onu gördüm. Hızır sandım. Eteğine yapıştım, niyaz ettim, yakardım, ”Hızır… Ya Hızır. Derman sendedir getir oğlumu. Gözyaşlarım kurudu.” Elimi tuttu, seher vaktiydi. “Yaşa” dedi, “oğlunu buluncaya.” Lokmandı. Kurt kuş ağladı yazgıma… Cezadır, ezadır bir anaya oğlunun ömrünü yaşamak. Bir damla sabır, bir damla inat, bin damla agu… Ve kuyularca hasret. Yaşamanın gizidir Saraylarınızı istemedim gösterdiniz. Gördüm. Utanmadım evimden. Vefa bilmez yılanlarınızı gördüm, Sözüne bağlı kalmaz kalabalıklarınızı, Oğul, kız yolu bekler analarınızı Yâr yolu gözler gelinleri. Yazgıları yazgım. Belimde sarılı kefenim, sabunum, kınam. Burnumda oğul kokusu. Derman aradınız derdime Saraylarınızı, kalabalıklarınızı, acılarınızı gördüm Değiştirmedim başörtümü, sırtımdakini Götürdüklerinde geri dönüp bakışı oğlumun Aklımda Gördüm onu gördüm On bin gün on bin gece Kulağım kapıda© Mahmut TurgutKayıp anaları üzerine çalışmalarından...yeni romanından...SEVİNÇ ÇOKUMkşamları, göklerde hâlâ bizi aydınlatan uçuk grilikler ve pembelikler olsa da etraf giderek koyulaşır. Hele çadır karanlığı, geceyi iki kat yüklenmektir. Ama yüksek dağların oralarda gök daha açıktır. Yükseldikçe ışığı bulur gibi olursunuz; hayır hayır! Bu sadece umut ışımasıdır, yükseldikçe tırmandıkça ha şimdi buldum bulacağım derken, belki bir yerlerde sızma halinde kalmış ışık lekesi yüzünüze gülümser. Bir de yakınımızda bir nehir varsa ki bu ya Dicle olurdu ya da Fırat; onların toplayıcı ve yansıtıcı yüzleri karanlığa tutulmuş bir ayna yerine geçer. İşte fenerler yakılmamışsa ve yıldızlar bulutlarla örtülüyse yol göstericimiz dağlar ve sulardır. Uzaktan geçen bir kervanın fenerleri uzun süre düzlüklerde peşpeşe yuvarlanıp yol alır. Çok öteden bu kıpırtılı ışıkların siyahlıklar içinde akıp gitmesi yaşamanın yegâne belirtisidir sanki. Çıngırakların sesi de öyle, hemen kaybolmaz. Hatta onlar kaybolsa da ruhumuzda ya da belleğimizde öyle bir iz bırakır ki artık onlar olmasa da, o sesleri işitmeğe devam ederiz. Belki rüzgârın hatırlatmasıyla… Karanlıklar, insana ölüm ürperti-A© Mahmut Turgutleri verir. Yönünü bulamama duygusu… Eğer çepeçevre bir karanlığın içine düşmüşsek, nerede olduğumuzu zihnimizle anlamağa çalışırken yönlerin birbirine karıştığını hissetmek mümkündür. Ölüm korkusu ve ölüm, karanlığa yakın bir şey olmalıdır. Gece vakitleri onun için bizi ürpertir; bu uyarı, çok öncesinden zihnimize konmuştur. Çünkü ana rahmindeki hayatımız canlı olmamıza rağmen, mezar hayatına benzer; orada da göremeyiz, yani karanlıktayız. Öyleyse yarı ölüyüz. Yadigâr bana sokuluyor, elimi tutuyor. Belli ki karanlığın bastırışından korkuyor; uzaktan uzağa hayvan solukları, belki bir kayanın yuvarlanışı, belki gök gürültüsü yahut Dicle’nin homurtuları, nefes alışları ve bazen şarkıları… Canlı bir varlık halinde önümüze çıkıyor aydınlığıyla. “Bak Yadigâr!” diyorum, “Tillo yüksek bir yerdir. Zaten anlamı da budur. Ancak bu kelime Süryanî dilinde yüksek ruhlar anlamına da gelir. O, beni, üstünde Adem’in verdiği hırka, sessizliğini bozmadan dinliyordu. Yorulduğunda onu kucaklayıp deveme bindirdim. Çok hoşlandı bundan. Ara ara gülüyordu ve gülüşleri çıngırak seslerine karışıyordu. Biliyorum, Telli Hanım, avluya belki karanlıkta çıkagelirim diye birTEMMUZ 201114 ● DÜNYA KİTAP
ışık bırakıyor, ara ara uyanıp lambanın sönüp sönmediğine bakıyor. Belki düşlerindeyim, oğullarımın ve kızlarımın… Görgülü kızım Sedef, nazlı ve narin kızım Turna, kendisine kök boyalar götürmekte olduğum nakkaş oğlum Alaca, tercümeleriyle övündüğüm Devran, şair oğlum Selvi ve fizikte gök bilimlerinde hayli yol alan Tutku, küçük oğlum Gurbet gözümde tütüyorlar. Tillo… Her şeyin başladığı ve bittiği yer. Hayatın özeti desem herhalde yaraşır. Dünyanın başlangıcı da orada, sırları ve sonları da. Dağ, taş,otlar, çiçekler, bulutlar hep aynı çağda kalmış olmalılar. Dünya burada yeni doğmuş gibi duruyor öteden beri. Gariptir, ne kirleniyor, ne de bozuluyor. Ansızın yağan yağmurlar, iri taneli dolular, her yerden daha çok kendini hissettiren şimşekler, göğün türlü dillerden anlatmak istedikleri orada… Nisan yağmuruyla gelen kudret helvası da, meşe yapraklarına, taşlara, kayalara yağan ve toplanıp kurutulan Tanrı vergisi bir sunu. Hem insanlara, hem de hayvanlara… Hayatın bolluğuna bir nazar et-mek için… Yeşilinin açıklı koyulu dalgalanışlarını nasıl da özledim… En çok ta fıstıkların delişmen yeşili tüttü gözümde. Dallı budaklı, hayvan ve insan figürlerini andıran yaşlı fıstık ağaçları… Çayırları, türbe bahçelerini ele geçirmiş mor zambaklar, nergisler birlikte çift çift uçan dudu kuşları bu özlemin içindeler… Babam Issız Beyin şu sözlerini hatırlıyorum. “Burada insan bulutlara ve yıldızlara ulaşma isteği duyar. Yüce bir yerdir, tırmandıkça değişir insan. Üs-tünden bir gömlek çıkarır atar, sonra bir kat daha... Her gömlek attıkta yeni bir gömlek daha geçer sırtına.” Bu bir değişimdir, başkalaşma… İnsanın kendi benliğinde birçok insanlar taşıdığını bana oğlum Devran söylemişti. Birinden öbürüne geçmek zor olmazmış. Demek ki aynalara akseden suretimiz tek değil. İçimiz de dışımız gibi tek değil… Onun için varlıkların en anlaşılmazı insandır değil mi? Bitirmeğe çalıştığım, ancak henüz adını koyamadığım yeni romandan iki sayfahazırlıksızTOLGA GÜMÜŞAY2. Bölüm: Mavi Sabunluk’tan... Erzurum’a girdiğimizde, tıpkı Trabzon’da olduğu gibi terlemeye başladım. Babam arabayı Orduevi’nin otoparkına bıraktıktan sonra görevliye okulun yerini sordu. Bilmiyordu. Resepsiyondaki asker, nöbetçi subay ve çay salonundaki birkaç kişi de... Dışarı çıktık. Caddeden geçenlere danıştık. Biri hatırlar gibi oldu. Ama o da tam olarak çıkaramadı. Hayretler içindeydim. Koskoca Anadolu Lisesi’nin yerini bilmiyorlardı! Cehaletlerini küçümsemekle öfkelenmek arasında gidip geliyordum. Öte yandan kondurmamaya çalıştığım bir şüphe de ufaktan içimi kemirmeye başlamıştı: Bu kadar insanın varlığından dahi haberdar olmadığı okulum, acaba gerçekten koskoca mıydı? Nihayet babam Postane’deki görevliden yol tarifini alarak arabaya döndü. “Çok uzak değilmiş.” diyerek kontağı çalıştırdı. “Yalnız girişi biraz karmaşık galiba... Dur bakalım, olmazsa ileride tekrar sorarız.” Hiç bir şey anlamıyordum. Anadolu Lisesi’nin adresi ne kadar zor, girişi ne kadar karmaşık olabilirdi ki? Kardeşim sıkılmış, arabadan inmek istiyordu. Annem bir yandan onu oyalamaya çalışırken, bir yandan da babama tarif edilen karmaşık girişi kaçırmamak için muavinlik yapıyordu. Arabamız yavaş yavaş merkezden uzaklaşıyordu. Derken yumuşak bir frenle durdu. Sol tarafımızda iki yanı ağaçlıklı dar bir yol uzanıyordu. Önce babamın kardeşim için durduğunu sandım. Başını eğmiş, yolun bitimindeki çok katlı, sevimsiz, gri binayı inceliyordu. “Burası olabilir.”dedi. Annemin bükük dudağından da cesaret alarak: “Yok, canım.” diye itiraz ettim. “Hem baksana...” Yazılarının bir kısmı silinmiş takı göstererek: “Kız Lisesi yazıyor şurda.” Babam yine de postanedeki adamın böyle bir girişi tarif ettiğini söyleyerek daracık yoldan içeri daldı.TEMMUZ 2011Neyse ki yaklaşınca, karşımızdaki devlet dairesi görünümlü yapının uzun süredir kullanılmadığını anladık. Soluğumu bırakarak: “Ben demiştim.” dedim. Babam, binanın önünden geri dönmek yerine yanından ilerlemeye devam etti. Yol iyice bozulup daralmıştı. Annem de gidişatımıza anlam verememiş olacak: “Hayrola?” diyerek babama döndü. Tam o sırada karşımıza geride bıraktığımız hayalet yapıdan daha ufak, arka cephesi isli bir bina çıktı. Babam, kömür yığını ve çöp konteynırlarının gerisindeki kimi camları kırık, bakımsız yapıyı işaret ederek: “Bu galiba...” dedi. Zorla gülmeye çalışarak: “Yapma be baba. O kadar da değil!” diye tepki verdim. Annem banaarka çıkmaya hazırlanıyordu ki, çakıllı yoldan sağa dönerek, koyu gri binanın önüne çıktık. Babam eğilip dikiz aynasının yanından yukarı baktı: “İşte...” dedi. “Tahmin ettiğim gibi...” Araba çalışmaya devam ediyordu. Hiç bir şey söylemeden aşağı indim. Oltu’daki ilkokulumdan daha büyük olmayan üç katlı, vasıfsız binanın girişindeki sarı yazılı ufak, siyah tabelayı okudum: T.C. / M.E.B. / Erzurum Anadolu Lisesi. Binanın önünde çakıl taşlı bir avlu vardı. Avlunun etrafı yeşilliklerle çevriliydi. Yeşilliğin okula yakın tarafına –başka yer ve zamanda görsem sevimli bulabileceğim- maviye boyalı ahşap bir kameriye kondurulmuştu. Kapıya ilkokulumuzdaki gibi ale-lade beton merdivenlerle çıkılıyordu. Girişin sağında yemekhane, solunda müdür, kalem vb idari odalar bulunuyor; ikinci kat derslik, üçüncü katın ise yarısı sınıf, yarısı yatakhane olarak kullanılıyordu. Defalarca dinlediğim anılarında annemin, babamın, hatta dedemin okulunda bile, hiç değilse pansiyon ve derslik birimleri ayrı binalarda yer alıyordu. Şaşkınlığım yavaş yavaş dağılıyor, yerini hayal kırıklığı, kandırılmışlık duygusu ve kızgınlığa bırakıyordu. Körpe vicdanımla sınavların yalnızca sınananlara değil, sınayanlara da yükümlülükler getirmesi gerektiğini düşünüyordum. Kan ter içinde yüz kişiden doksan dokuzunu geride bırakmayı başaranların, ödül olarak fare deliğinden hallice beton yığınlarına tıkıştırılmasını içime sindiremiyordum. Dedemin “Asıl sınav şimdi başlıyor” derken ne demek istediğini korkarım anlamaya başlıyordum: Sınavların kolayca kaybedilebildiği ama asla hakkıyla kazanılamadığı bir ülkede yaşadığımı ilk kez o an fark ediyordum. Bizimkilerin bir adım gerisindeydim. Babam durumu hoşgörüyle karşılamış, okulun küçük olmasının olumlu yanlarını sıralıyordu: “Akşam dış kapıyı kilitlediler mi, sabaha kadar hiç kimse girip çıkamaz. Güvenlik bakımından okulu çok beğendim ben... Baksana sefer tası gibi bina...” Söyledikleri annemin de aklına yatmış görünüyordu. Kalorifer peteklerini göstererek: “Hem kolay ısınır burası.” dedi. Babam: “Doğru söylüyorsun.” diyerek onayladı. “Erzurum’un soğuğundan çekiniyorduk en çok. Burda birbirlerinin nefesiyle bile ısınır bunlar...” Üçüncü kata çıktığımızda babamın iyimserliği anneme de bulaşmıştı: “Baksana yatakhaneyle Hazırlık sınıfları aynı kattaymış...” Günışiğı Kitaplığı’ndan Eylül 2011’de yayınlanacak.DÜNYA KİTAP ●15
[tanıtım]çarşı-pazar istanbul’u gezerkenBİHTER TUNÇarşı-Pazar İstanbul kitabının sayfaları arasında gezinirken kendimi bir zaman tüneline davet edilmiş ve 1970’li yılların İstanbul’undan günümüze doğru yolculuk eder gibi hissettim. Bu yolculuk Eminönü’nden Beyazıt’a, Edirnekapı’dan Topkapı’ya, Üsküdar’dan Sütlüce’ye ve daha nicelerine sürüp gitti. Türkiye’nin en kalabalık ve ekonomik açıdan en önemli şehri olan İstanbul’un tarih boyunca alış-veriş denildiğinde akla gelen çeşitli semtleri, merkezleri ve sokak aralarıyla gazeteci Kadir Can’ın objektifiyle arşivlenmiş ve İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından meraklılarıyla buluşturulmak üzere kitaplaştırılmış. Fotoğraf hiçbir zaman sadece donup kalmış bir an olarak imgelenmedi zihnimde. Türkiye’nin yakın siyasal, toplumsal ve ekonomik tarihine ilgi duyan bir insanın fotoğrafı sadece bir “fotoğraf” olarak nitelendirmesi de epey güç sanıyorum. Fotoğraf altlarında yazan “Eminönü 1975”, “Beyazıt 1984” gibi notlar beni gözümün önündeki fotoğraf karesinden alıp zihnimde dönemin koşullarını ve ekonomik, siyasal, topEminönü 1974, Kadir CanÇlumsal arka planını, alt metnini canlandırmaya götürmüştür hep. Kadir Can da benim gibiler için böylesi bir çabaya katkıda bulunup yazdığı metinlerle beslemiş karelerini. Bu metinler gözümüzün önündekini salt bir fotoğraf olmaktan çıkartıp bizleri kimi zaman Sütlüce’deki mezbahanın kimi zaman Topkapı’daki bitpazarının, kimi zaman Eminönü’nün işporta tezgâhlarının kimi zamansaEdirnekapı’nın ünlü at pazarının hikâyesine ortak ediyor. İstanbul’da zorunlu olarak yaşanan değişim ve dönüşümün sonucunda artık o mezbahanın yerinde bir kongre merkezi, o bitpazarının yerinde ise büyük binalar, iş merkezleri yükseliyor. Devasa büyüklükte, kapalı, duygusuz, birbirinin aynı alışveriş merkezleri kuşağının İstanbul’un nereden nereye geldiğini tespit edebilmesi, sözkonusu dönemleri yaşamış, gıda alışverişi için Mısır Çarşısı ve çevresine, giyim-kuşam alışverişi için Mahmutpaşa’ya, her türlü ıvır zıvır alışverişi için Tahtakale’ye giden kuşağın da “Ah ah ne günlerdi onlar? Burada şu vardı şimdi yerine falanca açtılar.”minvalinde iç geçirerek geçmişi yâd edebilmesi için görsel bir tarih niteliği taşıyor “Çarşı-Pazar İstanbul”. Yıllar önce negatif filmlerle çekilen İstanbul’da günlük yaşama dair fotoğrafları saklandıkları yerden çıkartıp kitaplara taşıyan İTO, Kadir Can’ın “Yaşayıp Unuttuğumuz İstanbul” adlı eserinden sonra İstanbul’da son 40 yılın alışveriş kültürünü gözler önüne serdiği ikinci fotoğraf albümü çalışmasını da fotoğraf ve ‘İstanbul’ severlerle buluşturudu. Toptan satışların yapıldığı Haliç kıyısındaki sebze meyve hali, Topkapı’daki kavun karpuz hali, işportadan aldığı kıyafetleri cami avlusu ya da dolap içinde prova edenler, Eminönü’nde gazete kâğıdına sarılarak satılan sakatatlar, her bayram öncesi meydanları dolduran ama sonradan teknolojiye yenilen kartpostallar ve çok daha fazlası var bu kitapta. “Çarşı-Pazar İstanbul”, Kadir Can, İstanbul Ticaret Odası, 2011yaşam, her gün, yine, yeniden: 1473KORKUT AKINeni benden alıp götüren kitapları seviyorum. Kendi dünyamda yazarın kurguladıklarından el alarak yaşamak müthiş bir coşku veriyor. Kuşkusuz anlatılanları unuttuğum oluyor; dönüp bir daha okuyorum. Bazen de yeni düşler dünyasına kayıyorum… Çok daha keyifli oluyor, hatta karşılaştırma imkânı yakalamanın mutluluğunu da tadıyorum. “Dünyanın geri kalanı eskirken, Otlukbeli her sabah yeniden inşa ediliyordu” (s. 26) ile yaşamın her gün yine ve yeniden başladığını, başlamak zorunda olduğunu ilk romanı “1473”te (A.P.R.I.L Yayıncılık, Haziran 2011) dile getiren Bedia Ceylan Güzelce (takipçileri televizyon ekranları kadar bloglarda yazdıkları, twitter’daki cümleleri, gazete haberleriyle tanıyorlar), barışı, barış içinde bir arada yaşamanın keyfini, verdiği coşkuyu anlatıyor. Savaşta yaşanan o karmaşa içerisinde aşka aşkla sarılmaktan başka bir umarı olmayanların(!) romanı. ”O meydanda bütün erkeklerin bıyıkları, ölüm korkusundan sızanBteri saklıyordu. Birbirlerini ilk kez burada gören on binlerce adam, gerçekte ne için savaştığını hiçbir zaman anlamadı.” (s. 20) Korkunun gözle görülebilecek denli büyük olduğunu, askerlerin benliğini sardığını içinize işleyerek anlatıyor. Oysa yemyeşil ve yaşanası bir yerdir aslında Otlukbeli, çiçeği, böceği ve insanıyla. Tahtından başka kaybedecek bir şeyleri olmayan sultan/padişah/hükümdarların Otlukbeli’nde büyük bir can kırımına yol açmasının -aradan geçen 500 yıldan fazla zamana karşın- günümüzde yaşanan seçim savaşlarından hiçbir farkı olmadığını anlıyorsunuz. Savaşa karar vermek de kolay değildir, savaşmak da… Ama asıl önemlisi, savaşan güçlerin arasında kalma pahasına da olsa yerini yurdunu terk etmeme kararlılığıdır. Bu sevgidir işte, bu saygıdır. Bedia Ceylan Güzelce, okuru kendisiyle birlikte akmaya çağıran cümleleri, ilginç, ilginç olduğu kadar sıcak; sıcak olduğu kadar çarpıcı betimlemeleriyle güzel bir roman yazmış. Savaşın hem içinde hem de dışında kalan anlatıcının aktardıklarıyla aslında, günümüzdünyasındaki karmaşa ve sıkıntıyı yanıtlamasını istiyor yazar. “Ahh sesi bir ömrün virgülü” (s. 71) ise; bugün, tam da seçim sonrası yaşanan karmaşa ile 1473’te Otlukbeli’nde yaşanan kanlı savaş arasında neredeyse hiçbir fark yoktur. Yeter ki dünyanın dönmesi, ırmakların akması, yaprakların düşmesi, suyun titreyişi, zamanın eskimesi durmasın. Yazarın başarısını, kitabın gücünü onu önemseyerek gösterebiliriz. “1473”le Bedia Ceylan Güzelce, iyibir gelecek vaat ettiğini apaçık söylüyor. Bundan sonrası okura kalmış. Bence okurun da önemsemesi gerekir. Okudukları kişiyi alıp alıp götürüyorsa; bambaşka, kimselerin görmediği hatta yaşamadığı dünyaların kapısını açıyorsa ister istemez önemseyecektir zaten. Yazarın cümleleri tek tek ele alınsa, her biri bir aforizma olarak yeni romanlara kaynaklık edebilir. “Önce karınlarından nefret eder çocukları insan öldüren kadınlar.” (s. 93) cümlesi… Yine günümüzün sorunlarıyla iç içe yaşayanlar için, mesela Ogün Samast’ın ve Cem Garipoğlu’nun anneleri için de geçerli değil midir? Benim savaş karşıtlığı, yaşama sevinci süzdüğüm romandan sizler aşk, coşku, heyecan duyabilir, çıkarabilirsiniz. Nereden baktığınıza, hangi koşullarda yaşadığınıza, sorunlarınızın büyüklüğüne ve kuşkusuz çeşitliliğine dayalı olacaktır tüm çıkarsamalarınız. Sakın ola ki yüksünmeyin, gocunmayın, kaygılanmayın, üzülmeyin. Kim ne çıkarırsa o kabulümüzdür. 1473, Bedia Ceylan Güzelce, roman, A.P.R.I.L Yayıncılık, Haziran 2011, 149 s.TEMMUZ 201116 ● DÜNYA KİTAP
FEYZAN E. TOP[feyz]kenize murad’dan begüm’lü bir devrim ruhumaya başlayan Muhammedi, amcasının prens için işlediği topiyi bir gün kafasının üzerinde dener. Aklınca, o ipekten, işli, ışıl ışıl kavuk kendi sıradan dünyasında nasıl ışıldayacaktır, ona bakacaktır. Kafasına koyup aynada kendisini inceledikten sonra, topiyi yerine koyar. Aradan zaman geçer... Bir gün prensin adamları, amcasının kapısına dayanırlar. "Bu topiyi kim giydi?” diye sorarlar. Muhammedi’nin saçı topikte bir tel kalmıştır. Bunu gören saray görevlileri kıyametleri kopararak bu suistimali gidermeye gelmişlerdir… Muhammedi suçunu da bildiğinden evde kuytu bir yere saklanmıştır. Ancak muhafızlar onu bulur. Ancak küçük kızın güzelliğinden canını bağışlarlar. Saray Muhammedi’yi, prense hizmet eden cariyelerden birisi olması için eğitir. Muhammedi’nin kaderini değiştiren bu olay, bir imparatorluğun gidişatını da değiştirecektir… Son dönem saray entrikaları, ihtişam denince aklıma gelen tüm kavramların yanına Kenize Murad’ın yeni kitabını da koyabilirim. Gerçekten akıcı, sıcak yaz günlerinde, ki sıcak bakalım tam manası ile ne zaman gelecek, okunabilecek, sayfaların arasında kendinizi bir film setinde hissedeceğiniz harika bir roman ile bu ay sizleri baş başa bırakıyoruz sevgili okurlar…u sene bir fırsat edinip rotamızı Hindistan’ın bakir topraklarına çevirmiştik. Ülke hakkında duyduklarımız, söylenenler, oraya gidip gördüğümüzde “azmış” dedirtti. Hakikaten bir ülke düşünün ki, neredeyse yüzde doksan beşi fakirliğin en vahim şeklinde, sokaklarda yaşıyor. Diğer yandan turistik ve tarihi gezilerde gördüğünüz saraylar ve debdebe karşısında, "bir zamanlar neymiş” demeden de edemiyorsunuz. Her şey o kadar özenli, o kadar ihtişamlı ki rüya ile gerçek arası gidip geliyorsunuz. Hayatın iki keskin yüzü bir tokat gibi yüzünüze patlayıveriyor. Hindistan’ı görüp yaşadıktan sonra, o mistik felsefenin bir tadına bakıldı mı insan artık kendini o ülkeden sorumlu bir iyiniyet elçisi addediyor. Ülkedeki insanların tutumu, o fakirliğin içerisinde giydikleri rengarenk örtüleri geçmişteki ihtişamın küçük bir göstergesi gibi. İşte Kenize Murad yeni kitabında bizleri Hindistan’ın büyülü dünyasına götürüyor. Muhteşem Yüzyıl ile gün geçtikçe biraz daha merak edilen ve moda olan Osmanlı Sarayları ve o dönemin ihtişamı, Hindistan cephesinden sizleri karşılıyor sayfaların arasından. Küçük bir yetimin, Muhammedi’nin hayatı anlatılıyor kitap boyu. Babasını veremden kaybettikten sonra, amcası ile birlikte bir sığıntı gibi yaşa-BKenize Murad kimdir?Sultan V. Murad, 5 Şubat 1869 tarihinde Şahcan Kadın Efendi (d. Hopa, 4 Ocak 1853 - ö. Ortaköy, 15 Mart 1945) ile üçüncü evliliğini yapmıştır. Bu evlilikten bir kızı Hadice Sultan ve bir oğlu Şehzade Seyfeddin Efendi (1872 - 1872) olur. Kenize Murad ın anneannesi Hadice Sultan (d. Beşiktaş, 4 Mayıs 1870 - ö. Beyrut, 13 Mart 1938) İstanbul da Ortaköy Köşkünde, 1 Mayıs 1909 tarihinde kuzeni olan Damat Sultanzade Rauf Beyefendi ile evlenmişler ve 1918 yılında da boşanmışlardır. Rauf Beyefendi Kenize Murad ın büyükbabasıdır. Dayısı Hayri Beyefendi dir. 3 Mart 1924 te kabul edilen yasayla halifelik kaldırılmış, aralarında Selma Rauf Hanım Sultan ın da bulunduğu Osmanlı hanedan üyelerinden toplam 155 kişi yurt dışına çıkarılmıştır. Kenize Murad, 20 yaşında iken, köken arayışı onu İslama götürmüş, büyük tasavvufların metinlerini incelemiştir. Kenize Murad, Mart 1971 tarihinden itibaren belgeler servisine bağlı makaleler yayınlamaya başlar. Sorumluluk alanını kapsayan Bangladeş ve Pakistan gibi ülkelerde bir süre yaşamış, Bangladeş, Etiyopya ve 1982 yılında Beyrut kuşatması sırasında üç ay boyunca Lübnan da kalmış, bir yıldan fazla bir süre de İran devrimini kapsayan savaş muhabirliği yapmıştır. Kendisi Türkçe konuşamamaktadır. 1987 yılında Fransa da yayınlanan, "De la part de la princesse morte" (Saraydan Sürgüne) adlı ilk romanında sürgünde ölen annesinin hayatını anlatmıştır. Bu romanı dünyada en çok satan kitaplar listesine girmiş, otuzdan fazla dilde ve 42 ülkede yayınlanmıştır. Bu roman ileTürkiye de ilk kez Osmanlı İmparatorluğu nun imparatorluk ailesinin bir üyesi gözüyle görülmüş, belirli bir başarı kazanmıştır. 1998 yılında ilk romanından sonra, "Le Jardin de Badalpur" (Badalpur Bahçesi) adlı ikinci romanını, 2003 yılında da "Le parfum de notre terre, voix de Palestine et d israel" (Toprağımızın Kokusu - Filistin ve İsrail in Sesleri) adlı, iki halkın acıklı olaylarını anlamaya çalıştığı, araştırma yazıları ile Filistinli ve İsrailli erkek, kadın ve çocukların yazılı betimlemelerini içeren bir kitap yayınlamıştır.MEHMET DAYIOĞLU[kartonkapak]siz hangi hayvansınız?rehberleri ile öğretici bir yolculuğa çıkan çiftimiz, safariye çıkanların herhalde milyonda bir sahip olacağı bir şans eseri, en nadir rastlanan hayvanları bir bir görüyorlar. Şahit oldukları sahneler ise mesleğe yıllarını vermiş National Geographic veya Discovery Channel kameramanlarını kıskançlıktan çatlatacak cinsten... Grubumuz sahneleri izlerken, her hayvanın karakteristik bir özelliğini görüp, rehberlerinin de yardımıyla anlayarak özümsüyorlar. Tur sırasında eşsiz manzaralar eşliğinde rastlanan hayvanlar ve özellikleri şöyle: (Liste çocuk kitapları serisi gibi görünüyor ama suç bende değil, İngilizce isimleri daha havalı.) 1 – Dayanıklı Antilop 2 – Stratejik Aslan 3 – Girişimci Timsah 4 – Risk Alan Firavun Faresi (!) 5 – İletişimci Fil 6 – Verimli Çita 7 – Vakur Zürafa Hikâye boyunca kahramanlarımız gördükleri sahnelerden kendilerine iş hayatında da yardımcı olacak dersler çıkarıyorlar. Bu arada hâlâ dersini alamayanlar için bölüm sonlarında çıkarılacak dersler çerçeve içine alınmış olarak, hap şeklinde okuyucuya sunuluyor. Sonunda ise vurucu soru geliyor: Peki siz hangi hayvansınız? Şimdi burada adını verip kendisini utandırmayacağım ama evet ben de kendimi bir hayvana benzetiyorum. Benim hayvan maalesef yazarın listesinde yok. Topu topu 7 hayvan listeye girebilmiş, bence bir başka guru veya bizim Swanepoel üşenmeyip bunun tam listesini yayınlamalı. Kimbilir belki de devam kitabı için düşünüyordur. Belki de yayıncıyla aralarında şöyle bir diyalog bile geçmiş olabilir: Yayıncı: Oğlum Stefan, senin bu hayvan hikayesi çok tuttu, bunun devamını yazsana. Stefan: Yazalım abi yazmasına da ben Discovery’de sadece bu hayvanların belgesellerini izliyorum. Ne yazacağız? Yayıncı: Ya yaz işte, yılanı yaz, böceği yaz, kuşu yaz, denize de girelim balığı da yaz. Ben sana CD’lerini bulurum, rahat ol… Kısacası kitap klasik guru edebiyatının son örneklerinden. Daha önce “Ferrari’sini Satan Bilge” olarak karşımıza çıkan öğreten adam, bu defa Kenyalı girişimci-rehber Zachary Makena olarak karşımızda. Okuyup kendini iyi hissetmek isteyenlere bire bir, ilaç niyetine gider. Sadece iş dünyasından değil, kafası karışan herkes okuyup kendisine uygun bir şeyler bulabilir. Yazın sıcak günlerinde, fazla kafa yormadan hızlıca gidiyor. Surviving Your Serengeti 7 Skills to Master Business and Life, Stefan Swanepoel, John Wiley&Sons 2011, 174 sayfaDÜNYA KİTAP ● 17Belki çocukluğumda okuduğum bir mizah dergisindeki sayfanın etkisiyle, belki de gerçekten öyle gördüğüm için, ben her insanın farklı bir hayvana benzediğini düşünürüm. Genellikle ilk görüşte fiziksel özellikleriyle, yüz hatlarıyla, yürüyüşüyle, duruşuyla insanın hangi hayvana benzediğine karar veririm. Eğer tanıma şansım olursa zamanla bazı davranışlarının da bu düşünceyi desteklediğini görmek beni hep şaşırtır. Çevremde çok fazla olmasa da benim gibi düşünen insanlar olduğunu biliyorum. Bu ayki kitabın yazarının da benim gibi düşündüğünü görmek aslında hoşuma gitti. Yazarımız Stefan Swanepoel, kitabı Surviving Your Serengeti - 7 Skills to Master Business and Life ta Afrika nın en vahşi bölgelerinden Tanzanya-Kenya topraklarına yayılmış Serengeti de birkaç günlük tatil kazanan Ashley ve Sean çifti üzerinden hikâyesini anlatıyor. Tesadüfen okul arkadaşı çıkanTEMMUZ 2011
NEVZAT IŞILTAN[tanıtım]1915 te bir ölüm yolcusu, krikor zohrabsonuna kadar avukatlık mesleğini başarıyla sürdürür, önemli uluslararası davaların ve siyasilerin avukatlığını üstlenir. II. Meşrutiyet öncesi dönemde Ermeni, Jön Türk, Bulgar ve Makedonyalı siyasi tutukluların, milliyet ayrımı yapmadan savunmalarını üzerine alır. Kanun-i Esasi nin 1908 de ikinci kez yürürlüğe girmesinden sonra Krikor Zohrab ın hayatının merkezinde artık siyaset vardır, hukukçuluk, edebiyatçılık, gazetecilik uğraşları siyasete bağlı olarak devam edecektir. Zohrab siyasi hayatın aktörlerini, istibdattan gelen eski toplum alışkanlıklarına sahip “muhafazakarlar” ile yeni düzenin savunucuları “özgürlükçüler” olarak ikiye ayırır. Özgürlük taraftarlarının izlemesi gereken yolu ise, halkın hukukunu hiçbir şeye ve kimseye feda etmemek, devletin gücünü ülkenin her tarafına yaymak, idareyi daima zamanın gereklerine göre yenilemek, yanlış ve zararlı adetleri terk etmek, medeniyette ilerlemiş ülkelerdeki terbiyeyi almaya gayret etmek, devlet işlerini devamlı denetime tabi tutmak, farklı milliyetlerin varlığını inkar etmek yerine bunları saygı ve karşılıklı çıkar ile birbirine bağlayıp kaynaştırmak ve yabancı ülkelerle ilişkileri artırmak olarak açıklar. Hayatı boyunca bağlı kalacağı bu ilkelere baktığımızda Zohrab ın bir liberal olduğu kolaylıkla görülür. Zohrab ın düşüncesindeki örgütlü toplum, dini, etnik ve milliyetler temelinde bir araya gelmiş toplum modeli değil, sosyal ve sınıfsal çıkarlara göre, her farklı milliyetin içinde bulunduğu bir örgütlü toplum modelidir. Meşrutiyet in ilanından sonra, Zohrab ın Ermeni siyasal örgütlerine değil de, Prens Sabahattin in adem-i merkeziyetçi fikirlerine yakın olan Ahrar Partisine katılmasını da bu görüşler açıklar sanırız. Zohrab Ahrar Partisi’nden olmakla birlikte 1908 de açılan meclise İttihatçıların listesinden girer. 31 Mart 1909 ayaklanmasındaki tutumundan dolayı Ahrar Partisi’nden ayrılır ve hayatıkarşı saldırılarına açık hale geldi. Rus ordularının Ermenilerden destek alarak saldıracağı endişesi ve Makedonya tecrübesinin getirdiği gayrimüslimlerin yabancı desteği alarak her an isyan edebilecekleri korkusu İttihatçı şefleri Ermeni tehciri kararı almasıyla sonuçlandı. 24 Nisan 1915 günü, Talat Paşa Ermenilerin Suriye nin Deir-ez-Zor bölgesine tehcir edilmeleri kararını verdi. Tehcir sadece Doğu illerinde değil, İstanbul ve İzmir de sınırlı kalmak kaydıyla İzmit ten Hakkari ye tüm Osmanlı coğrafyasında uygulandı. Batılı ülkelerin gözü önünde bulunan İstanbul ve İzmir Ermenileri tehcirden muaf tutulmuş, fakat Ermeni siyasi önderleri ile entelektüelleri önce tevkif edilmiş daha sonra sürgüne gönderilmiş ve sürgün esnasında yok edilmiş, çok azı sağ kurtulabilmiştir. Bu yolla yok edilenlerden biri de Krikor Zohrab dır. 2 Haziran 1915 gecesi tutuklanmasıyla birlikte Krikor Zohrab ın ölüm yolculuğu başlar. 4 Haziran da Erzurum mebusu Vartkes Efendi ile birlikte Haydarpaşa dan güya Diyarbakır da yargılanmak üzere yola çıkartılan Krikor Zohrab bir daha geri dönemeyecektir. Tıpkı diğer soydaşlarının büyük kısmının yollarda muhafızlar, jandarma ve haydutlar tarafından yok edildiği gibi o da Teşkilat-ı Mahsusa bünyesine alınmış bir çok suçludan biri olan Çerkez Ahmet ve çetesi tarafından Diyarbakır a ulaşamadan katledilmiştir. Ermeni meselesi ile ilgili yazılanların ağırlıklı olarak makro düzeyde çalışmalar olduğu göz önüne alındığında Nesim Ovadya nın bu çalışması Türkiye toplumunu geçmişiyle yüzleştirme, yazılan nesne ile okuyucu arasında empati oluşturma açısından büyük önem taşımakta, az bilinen bir konunun anlaşılmasına büyük katkı sağlamaktadır. 1915 Bir Ölüm Yolculuğu Krikor Zohrab, Nesim Ovadya İzrail, Pencere Yayınları, 520 sayfa.TEMMUZ 2011ilindiği üzere son yıllarda toplumumuzda en çok tartışılan, konuşulan konuların ön sıralarında Ermeni meselesi de yer almaktadır. Geçtiğimiz günlerde Pencere Yayınları tarafından yayınlanan “1915 Bir Ölüm Yolculuğu Krikor Zohrab (26 Haziran 1861-19 Temmuz 1915)” adını taşıyan kitap bu meseleyi ele alış biçimiyle dikkat çekiyor. Araştırmacı Nesim Ovadya İzrail kitabında, Birinci Dünya Savaşı sürerken ortaya çıkan Ermeni meselesinin aslında ne olduğunu bir Osmanlı ve Ermeni aydını olan Krikor Zohrab ın hayatı üzerinden yeniden tarif ve tasvir edip anlamamıza yardımcı oluyor. Zira Zohrab bir yazar, bir avukat ve bir siyasetçi olarak, yaşadığı dönemin tüm olaylarının hem tanığı hem de faili olarak içinde yer almış önemli bir kişiliktir. Ermeni sorununu ve çözümünü başından itibaren Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan tüm unsurların refah ve mutluğu içinde çözülebileceğine inanan bir yapıya sahiptir. Kitap okundukça daha iyi anlaşılacaktır ki Krikor Zohrab ın düşünceleri etnik sorunların yaşandığı bir çok yerde örnek alınabilecek düşüncelerdir. Nesim Ovadya çalışmasında önce, Krikor Zohrab ın çocukluk ve yetişme koşullarını, Galatasaray Sultanisi ve İstanbul Hukuk Fakültesindeki eğitim yıllarını ele alıp düşüncelerinin hangi koşullarda şekillendiğini anlatıyor. Yol ve köprü mühendisi ve avukat olan Zohrab öğrenim yıllarının başından itibaren edebiyata ve tiyatroya büyük ilgi duyar. Ermeni dilinde şiir, hikâye, roman ve tiyatro oyunları kaleme alır. Eserleri çeşitli Ermeni gazetelerinde yayınlanır. Bu yolla Ermeni dili ve edebiyatına önemli katkılarda bulunur. Yazarı, başyazarı ve sahibi olduğu gazeteler aracılığı ile edebi, sosyal ve siyasal konulardaki yazılarında özgürlüklerden, ilerlemeden ve çağdaşlıktan yana bir tavır içinde olur. Diğer Osmanlı aydınları gibi Abdülhamid yönetiminin baskılarından nasibini alır. HayatınınBnın sonuna kadar da mecliste bağımsız mebus olarak yer alır. 1912-1913 Balkan bozgunu ile birlikte tarih daha hızlı akmaya başlar. Osmanlı coğrafyası daralmış, sorunlar da aynı oranda artmaya başlamıştır. Dünyayı savaşa götüren koşullar, milletler arasındaki sürtüşme ve çatışmalar artmaktadır. Bu gerilim ortamından herkes gibi Türkler ve Ermeniler de nasibini almaktadır. Rusların da müdahale ve destekleriyle Ermeni toplumunun reform talepleri artmaktadır. 1914 yılına gelindiğinde Rusya ve Osmanlı devletleri arasında bir reform anlaşması imzalanır. Fakat bu reformun olumlu sonuçları bir türlü alınamaz ve ilk baştaki iyimser hava kısa sürede dağılır. Ardından Osmanlı devletinin Almanya safında savaşa girmesi kendilerine arka çıkan Rusya nın karşı safta yer alması Ermenileri iyice karamsarlığa sevk eder. İrredantist bir politika izleyen İttihatçılar bu savaşla toprak kayıplarını telafi etmek istiyorlardı. Batıda Almanlar karşısında ağır yenilgiye uğrayan Rusya nın bu durumundan yararlanıp Kafkaslar a doğru bir açılım yapmak isteyen Enver Paşa yönetimindeki ordu daha işin başında Sarıkamış ta büyük bir felakete uğradı, kuvvetlerin neredeyse tamamına yakını savaşa bile girmeden donarak hayatlarını kaybetti. Sarıkamış faciasıyla Doğu bölgesi Rus ordularının18 ● DÜNYA KİTAP
AYFER GÜRDAL ÜNAL[çocuk gözü]temmuz için öykülerbence çok özel bir öykü çünkü benim bilebildiğim kadarıyla 6–7 Eylül olaylarını çocuk gözünden anlatan ilk çocuk edebiyatı verimi. Çocuk Nur, o gece neden Bezizyanların, Panayotların, Madam Tolo’nun ve Öjenilerin onlara yatıya geldiğini pek anlayamaz ama komşularının çocuklarıyla konuşa gülüşe uyumak hoşuna gider. Çok hoş bir diğer öykü “Rasim Amca’nın Kitapçı Dükkânı”. Öylesine güzel betimlemiş ki yazar, dükkân, tozuyla, kokusuyla imgenizde canlanıyor. Demek ki diye düşündüm her semtte bir Rasim Amca varmış. O devri yaşayan her çocuk ilk kitabını artık dükkânın büyüsü mü, okumanın büyüsü mü bilinmez, o tozlu raflardan hazine bulmuş gibi almış, kucağına bastırıp evin yolunu tutmuş. “Tutmak Macunu mu, Sopaniye Tatlısı mı?”, yazarın mizah duygusunu ortaya serdiği bir öykü. Mutfak tezgâhında duran büyük çukur tabaktan küçük Nur’un ne yiyip ağzını köpürttüğünü sonra üstüne Sopaniye tatlısı yiyip yemediğini okuyunca keşfedeceksiniz. Kitabın ikinci bölümünde de 9 öykü yer alıyor. Bu kez öykülerdeki çocuklar farklı farklı. Kimisi hastalanmış koltuk değneği ile dolaşmak zorunda, kimi mutluluk oyunu oynuyor, kimi çevre gönüllüsü olup çamları kimin boğduğunu ortaya çıkarıyor. Her öykü öyle bir yazılmış ki, tadı damakta kalıyor, uzayıp insanı boğmadan tam dozunda sonlanıyor. Ena Mena Dosi, Nur İçözü’nün duyarlı bakış açısını her öyküde yansıtan bir eser. İkinci öykü kitabı bol ödüllü bir usta yazardan (Madaralı, Sait Faik, Yunus Nadi, UÇSG Onur ödülü), Ayla Kutlu’dan Melek ve Dostları isimli kitap. Bu kitap 8 ve 9 yaş grubu için biçilmiş kaftan. Resim yazı dengesi öyle iyi ayarlanmış ki, okumaya yeni başlayan çocuklar hiç sıkılmadan 237 sayfalık bu kitabı öykü öykü ilerleyerek nasıl bitirdiklerini anlamayacaklar ve yazarın bir diğer kitabına heyecanla koşacaklar. Melek okula henüz başlamamış bir kız. Bir kardeşi olacağı için çok mutsuz. Bir taraftan bahçede karpuz yetiştirmeye çalışıyor, diğer taraftan anneleri kazada ölmüş iki kedi yavrusunu bakıp beslemeye çalışıyor. Tüm bu süreçte, Melek’in sorumluluk bilinci gelişirken birbirinden komik olaylarla da başa çıkmak zorunda kalıyor. Melek’in günlük yaşamı üzerinden kaplumbağa Çıtır’ı, kendi gibi adı da Şirin olan köpeği, kedi yavruları Cin ile Peri’yi ve köpek yavruları Fındık ile Badem’i tanıyoruz. Melek’in yeni gelecek kardeşe ilişkin endişelerini de zaman zaman öğreniyoruz. Ancak doğa ile, hayvanlar ile dostluğu, karpuz yetiştirme çabaları Melek’te de değişim yaratıyor, küçük kız sorumluluk duygusu ile kardeşini karşılamaya hazır hale geliyor. Ayla Kutlu, hiç sıkmadan, merak ve espri baharatlarını serpe serpe çok lezzetli bir okuma serüveni yaratmış. Özellikle 1 den 2’ye ve 2’den 3’e geçenlere öneririm. Son kitap Mehmet Güler’den Bulut Kız Şimşek Oğlan isimli uzun öykü. Nesin Yayınevi’nden çıkan bu uzun öykü bir edebiyat öğretmeni olan bol ödüllü yazarın dil bilincini yansıtmasının yanı sıra bilmecelerimizin edebi bir yapıtta kullanımına da örnek teşkil etmesi açısından değerli. Bilmecelerimiz yoluyla yazar hem öykünün içine merak unsurunu katıyor hem de bilmecelerimizin unutulmamasını sağlıyor. Üstelik çocukların zekâlarını akıl oyunu yoluyla tetikliyor. Bulut Kız Şimşek Oğlan öyküsü tatilde canı sıkılan Eylül isimli bir kızın sınırsız hayal gücüyle bir bulut sırtında çıktığı yolculuğun öykülenmesi. Yol boyu Eylül ile Bulut Kız’ın bilmece oyunu öykünün tadı tuzu oluyor, bir de bakıyorsunuz kitabın sonuna gelmişiniz. Hem hayal gücünü hem dil bilincini geliştiren bir öykü yazmış Mehmet Güler. Her üç kitabı da Temmuz okuması olarak öneririm. Nur İçözü’nün kitap başlığından esinlendiğim çocukluğunuzu anımsatacak bir sayışma ile veda ediyorum. Ena mena dosi/Dosi safranbosi/Saklambos saklambos/Kitaplar olsun dost. Kitaplar, dostlar ve dinlenme ile dolsun Temmuz ayınız. ahru@tnn.netVücudun çıra gibi tutuştu tutuşacak /Saat üçe doğru bir Temmuz gününde” diye başlamış Külebi Usta, Temmuz başlıklı şiirine. Gerçekten Temmuz çoğumuzun tatile çıkıp, tutuşan bedenlerimizi denizle söndürmeye çalıştığımız zamandır. Bu nedenle kolay okunabilir üç kitap seçtim çocuklara. Üçünün de ortak özelliği çok deneyimli yazarların eserleri olması. Dolayısıyla Türkçenin zenginliğini ve güzelliğini sergilemenin yanı sıra çocuğun anlam ve düş evrenini de zenginleştiren yapıtlar olması. İlki 90’ın üzerinde yayımlanmış eseri olan Nur İçözü’nün Ena Mena Dosi (Altın Kitaplar) isimli öykü kitabı. Bazı eserler vardır, 0–6 yaş için uygundur. Kimine 8–12 için uygundur derim. Bazılarını 11 yaştan itibaren öneririm. Bu kitabın yaşsız olduğunu 8–88 yaş grubunun her öyküden keyif alabileceğini belirterek başlayayım. Nur İçözü kitabındaki öyküleri ikiye ayırmış. İlki Dün başlığı altında yer alan 9 öykü. “Küçükyalı Sokak”, “Hıristo’nun Kedileri”, “Neler Oluyor”, “Karagöz’ün Ettikleri”, “Rasim Amca’nın Kitapçı Dükkânı”, “Kırmızı-Beyaz”, “Tutmak Macunu mu, Sopaniye Tatlısı mı?”, “Vapurlarım Acıbadem Tadında”, “İhsan”. Bu bölümdeki tüm öyküler çocuğun gözünden anlatılmış ve ne bir fazla, ne bir eksik sözcük var. Tam kararında, zahmetsizce yazılmış gibi duran ancak belli ki oya gibi işlenmiş olgun öyküler bunlar. İçözü’nün çocukluğu 1948–1960 yılları İstanbul’unda geçmiş. İstanbul’un o çok kültürlü yapısını, o sıcak ilişkileri, birbirlerini koruyan kollayan komşuları başarıyla yansıtıyor. “Neler Oluyor” öyküsü“yılın en iyileri”ne doğru temmuz ’11 kitaplarıtelif kitapBazuka, Murat Uyurkulak, Metis Yayınları{Y}yunca yoğun mesai sonunda telif olarak kazanılan toplam para, ancak birkaç bin lira.! Oysa bir dizinin başrol oyuncusunun bölüm başına aldığı ücret, 70 bin lirayı bulabiliyor... Yani ayda 280 bin lira... Yılda ortalama 9 ay gösterilse o dizi 2 milyon 520 bin lira (eski parayla 2,5 trilyon) lira kazanabiliyor... Kazansın, bir şey demiyorum, dünyada da durum böyle... Ama ülkemizdeki fark, yazarlar, çizerler, sanatçılar, onlarca yıl emek veren genel müdürler, hatta büyük şirketlerin sahipleri bile bu rakamları telaffuz edemiyorlar... Hatta, kimileri için bütün hayatı boyunca kazandıklarından ve kazanacaklarından daha fazla 2,5 trilyon lira... Halbuki batı’da bu saydıklarım arasında yüksek kazançlara sahip olanların sayısı epey fazla... Hiç olmazsa yazdıklarından, sanatlarından gelen gelirle rahat rahat geçinebiliyorlar... Bizde bu mümkün olabilir mi? İnşallah, ama ben görebilir miyim, onu hiç ummuyorum...DÜNYA KİTAP ● 19K İ TA P L I K A L I Nılbaşından bu yana sürdürdüğümüz çok ilgi gören konsept kapaklarımıza, geleneksel başlıklarımızdan biriyle devam ettik bu ay: Kitapçılardan Önce Dünya Kitap’ta... Her sayımız gibi elinizdeki de bir imecenin ürünü oldu: Sevgili İsa Çelik, kapakta kullandığımız fotoğrafı verdi; sevgili Mahmut Turgut ise bu özel bölüme konuk olan yazarlarımızın fotoğraflarını... Her iki dostuma da teşekkür ediyorum... Bir teşekkür de üzerlerinde çalıştıkları eserlerden bölümler gönderen edebiyatçı dostlarıma... Bugünlerde neler yaptıklarını merak eden siz okurlarına güzel birer sürpriz olmuştur diye umuyorum yayına hazırladıkları kitaplarından verdikleri bölümler... İşte sayfalarımızda okudunuz yazarlarımız harıl harıl çalışıyorlar, üretiyorlar, ancak yapıtlarının gelirleriyle geçinebilenlerin sayısı, ne yazık ki iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az... Onlarca yıllık emek, büyük bir birikim, bir kitabın ortaya çıkabilmesi için en az bir yıl bo-çeviri kitapTaşra Hayatından Manzaralar, J. M. Coetzee, Çeviri: Suat Ertüzün, Can Yayınlarıaltın sayfa 2011 ödülüSon üç yılda yayınlanmış telif polisiye kitapların yazarına verilecekTEMMUZ 2011